Tevhid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tevhid etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2016 Salı

İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a.)'nin Akaid ile İlgili Vasiyeti

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

  İman; lisan ile ikrar, kalb ile tasdiktir. Sadece ikrar iman olmaz. Çünkü sadece ikrar iman olsaydı, bütün münafıkların mü'min olmaları gerekirdi. Keza sadece tasdik de iman olmaz. Eğer sadece tasdik îman olsaydı, bütün kitap ehlinin mü'min olması gerekirdi. Halbuki Allah; "Allah şahitlik eder ki, münafıklar yalancıdırlar."(el-Münafikun,1) ve "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler Peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar."(el-Bakara,146.) buyurmaktadır.

  İman artmaz ve eksilmez. Çünkü, imanın artması ancak küfrün azalmasıyla; eksilmesi de küfrün artmasıyla tasavvur olunabilir. Bir şahsın aynı durumda mü'min ve kâfir olması nasıl mümkün olur? Mü'min gerçekten iman eden, kâfir de gerçekten inkâr eden kimsedir. İmanda şüphe olmaz. Zira Yüce Allah "Onlar gerçekten mü'minlerdir."(el-Enfal,4.) ve "Onlar gerçekten kâfirlerdir."(en-Nisa,151.)buyurmaktadır. Hz. Muhammed'in ümmetinden âsi olan kimselerin hepsi gerçekten mü'min olup, kâfir değillerdir.

  Amel imandan ayrı, iman da amelden ayrı şeylerdir. Mü'minin bir çok zaman bazı amellerden muaf tutulması bunun delilidir. Bu muaflık halinde mü'minden imanın gittiği söylenemez. Âdet gören bir kadın, namazdan muaftır. Fakat, ondan imanın kaldırıldığını, yahut imanın terkedilmesinin emredildiğini söylemek caiz değildir. Şâri' o kimseye "Orucu terket, sonra da kaza et," demiştir. Fakat "İmanı bırak, sonra kaza et," denilmesi caiz değildir. Fakirin zekât vermesi gerekmez, demek caizdir. Fakat fakirin iman etmesi gerekmez demek caiz değildir.

  Hayrın ve şerrin takdiri Allah'tandır. Eğer bir kimse hayır ve şerrin takdirinin Allah'tan başkasından olduğunu söylerse, o kimse Allah'ı inkâr ve tevhid inancını iptal etmiş olur.
 
  Ameller; fariza, fazilet ve masiyet olmak üzere üç kısma ayrılır. Farizalar, Allah'ın emri, dilemesi, muhabbeti, rızası, kazası, kudreti, ilmi, muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfûz'da yazması iledir. Fazilet (farz olmayan ameller) Allah'ın emri neticesi olan amel değildir. Eğer öyle olsaydı, fariza olurdu. Fakat fazilet olan ameller Allah'ın dilemesi, muhabbeti, rızası, kaderi, kazası, hükmü, ilmi,muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfûz'da yazması neticesidir. Ma'siyet olan amel Allah'ın emri neticesi değildir, fakat Allah'ın muhabbeti, rızası ve muvaffak kılması olmaksızın; dilemesi, kazası, takdiri, hızlanı (yardıma ihtiyaç duyulduğu anda yardımı kesmek), ilmi ve Levh-i Mahfûz'da yazması iledir.

  Allah'ın ihtiyacı olmaksızın Arş üzerine istiva ve istikrarı vardır. Muhtaç olmaksızın arşı ve başkalarını muhafaza eder. Eğer Allah'ın ihtiyacı olsaydı, mahlûklar gibi âlemi icad ve tedbîre kadir olamazdı. Oturmak ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş'ın yaratılmasından önce Allah'ın nerede olduğu sorusu ortaya çıkardı. Yüce Allah bundan münezzehtir.

  Kur'ân, Allah-u Taâla'nın mahluk olmayan kelâmı, vahyi, tenzili, ilâhî zâtının aynı olmayan, zatından da ayrı düşünülemeyen kelâm sıfatıdır. O, mushaflarda yazılı dille okunur, kalplerde yer tutmaksızın muhafaza edilir. Mürekkep, kâğıt ve yazıların hepsi mahlûktur. Zira bunlar kulların fiilleri sonucudur. Fakat Allah'ın kelâmı mahlûk değildir. Yazılar, harfler, kelimeler, işaretler kulların anlama ihtiyacından dolayı mânâya delalet eden şeylerdir. Allah'ın kelâmı zâtıyla kaim olup, mânâsı bu delalet edici şeylerle anlaşılır. Allah'ın kelâmının mahlûk olduğunu söyleyen kimse kâfir olur. Allah-u' Taâla daima kendisine ibâdet edilendir. Kelâmı ise kendisinden ayrılmaksızın okunan, yazılan ve hıfzolunandır.

  Peygamberimiz Hz. Muhammed'den sonra bu ümmetin en faziletlisi Ebû Bekr es-Sıddîk, sonra Ömer, sonra Osman, sonra da Ali'dir (Allah hepsinden razı olsun). "İlk önce iman edenler, herkesi geçenlerdir. Allah'a yakın olanlar onlardır. Onlar Naîm cennetlerindedir."(el-Vakıa,10.) âyeti bu hususu ifade eder. Önceliği olan herkes daha faziletlidir. Onları her mü'min ve muttaki sever, buğzedenler münafık ve kötü kimselerdir. Kullar amelleri, ikrarları ve marifetleri ile mahlûkturlar. Fail mahlûk olunca onun fiillerinin evleviyetle mahlûk olması gerekir.

  Allah-u Taâla mahlûkatı âciz ve zayıf oldukları halde güçleri olmaksızın yaratmıştır. Onların yaratıcı ve rızıklandırıcısı "Sizi yaratan, sonra besleyen, sonra sizi öldüren, sonra dirilten Allah'tır."(er-Rum,40.) âyetine göre Allah-u Taâla'dır. Helâl kazanç ve helâlinden mal biriktirmek helâldir. Haramdan mal biriktirmek ise haramdır. İnsanlar üç kısma ayrılır: İmanında samimi olan mü'min, küfründe direnen inkarcı kâfir ve nifakında sebat eden iki yüzlü münafık. Allah-u Taâla mü'mine ameli, kâfire imanı, münafığa da ihlası farz kılmıştır. "Ey insanlar; Rabbinizden korkun"(el-Hac,1.) âyetinde "Ey mü'minler, Allah'a itaat edin", "Ey kâfirler; Allah'a iman edin", "Ey münafıklar; ihlaslı ve samimi olun," mânâsı vardır.

  İstitaat (kulun fiili için gerekli güç) fiilden önce de sonra da değil, ancak fiille beraberdir. Eğer istitaat fiilden önce olsaydı, kul ihtiyacı anında Allah'tan müstağni olurdu. Bu ise "Müstağni olan Allah'tır. Sizler ise muhtaçsınız." (Muhammed,38.) âyetine muhalif olurdu. İstitaatin fiilden sonra olması, fiilin takat ve istitaatsız meydana gelmesini gerektireceği için muhaldir.

  Mestler üzerine meshetmek vârid olan hadîse göre caiz olup; mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gecedir. Hadîs, mütevatire yakın olduğu için inkâr edenin küfründen korkulur. Seferde namazları kısaltmak ve oruç tutmamak ruhsattır. "Sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda beis yoktur."(en-Nisa,101.) ve "İçinizden kim hasta olur veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar."(el-Bakara,184) âyetleri bu hususu ifade etmektedir.

  Allahu Taâla "Kalem"e yazmasını emretmiş, Kalem de "Ne yazayım ya Rabbi" demiştir. Allah-u Taâla da ona "Kıyamete kadar olacak şeyleri yaz," buyurmuştur. (Ebû Davud, es-Sünne, 16; et-Tirmizî, el-Kader, 17; İbnu Hanbel. el-Müsned, V/217, 218, 219.)"Onların işledikleri her şey defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey yazılıdır."(el-Kamer,52,53.) âyeti bunu belirtmektedir.

  Şüphesiz kabir azabı vardır. Münker ve Nekir suali haktır. Bu konuda hadîsler varid olmuştur. Cennet ve Cehennem haktır. Ve ehli için yaratılmıştır. Allah mü'minler için Cenneti "Müttakiler için hazırlanmıştır."(A’li-İmran116.) kâfirler için de Cehennemi "Kâfirler için hazırlanmıştır."(el-Bakara,24.) âyetlerinde yarattığını belirtmiştir. Allah Cennet ve Cehennem'i sevap ve ceza için yaratmıştır. Mizan haktır. "Kıyamet günü adalet terazilerini kuracağız. Hiç bir kimse, hiç bir şeyde haksızlığa uğramayacaktır."(el-Enbiya,47) âyeti bunu ifade eder. İnsanın kitabını (amel defterini) okuması haktır. "Kitabını oku! Bu gün senin nefsin kendi hesabını görmek için kâfidir."(İsra,14) âyeti bunun delilidir.

  Allah bu nefisleri ölümden sonra da ellibin sene miktarınca tutan günde; ceza, sevap ve hakların edası için diriltir. "Şüphesiz, Allah kabirlerde bulunanları diriltecektir." (et-Tirmizi, el-Kader, 17.)âyeti bu hususu' belirtir. Cennet ehlinin Allah-u Taâla'ya keyfiyet, teşbih ve cihet olmadan mülaki olmaları haktır. Peygamberimiz'in (Allah salât ve selâm eylesin) şefaati büyük günah işlese de Cennet ehli olan her mü'min için haktır. Hz. Aişe, Hz. Hatice'den sonra kadınların en faziletlisi, mü'minlerin annesi, zinadan uzak, râfizîlerin iftira ve iddialarından beridir. Kim ona zina isnadında bulunursa, kendisi zina mahsûlüdür.

  Cennet ehli Cennet'te, Cehennem ehli de Cehennem'de ebedî kalacaklardır. Allah-u Taâla mü'minler için "Onlar Cennetliklerdir, orada ebedî kalacaklardır." (İbn Hanbel, el-Müsned, V, 217,218,219.)kâfirler için de "Onlar Cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır." (Ali-İmran,116) buyurmaktadır.

26 Temmuz 2015 Pazar

Dünya Sevgisi Hastalıkların Başıdır

Ölüm ansızın gelecek, belki de bize ve size de birkaç dakika sonra gelebilir. Birazdan ölebiliriz, işte o zaman gelmeden, gelecek olan zamanın tedarikinde bulunalım. Fâni şeylere gönül vermeyelim.

 Rivayete göre; dinini, imanını ciddiye alan, derdi olan bir mümin gelip Ebu’d-Derdâ Hazretleri’ne “Yâ Eba’d-Derdâ! Benim büyük bir hastalığım var. Bana bir ilaç tavsiye et ki, o hastalığımı tedavi edeyim” dedi. Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Hastalığın nedir?” diye sordu.

 Adam: “Benim gönlümde fazlasıyla dünya muhabbeti var. Bu sebeple gönlüm kararmıştır. Öyle ki abdest aldığımda, namaz kıldığımda bir mânevî zevk duyamıyorum. Zikirden, ibadetten, tespihten neşe alamıyorum” deyince Ebu’d-Derdâ(Radıyallâhu Anh): “Bu hastalık bütün hastalıkların başıdır. Bunu hemen tedavi et. Yoksa bu hastalığın sonu, imanının ortadan kalkmasıyla neticelenir” buyurdu.

REÇETE: ÜÇ HUSUS

 O kişi “Yâ Eba’d-Derdâ ben ne etsem?” diye sorunca Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Hastaları sor, araştır. Cenazelerinin yanında bulun. Mezarları ziyaret et. Bu üç şeye devam et. Hemen o hastalıklar senden zâil olur. Bu üç hususa devam edildiğinde gönül nurlanır, basiret gözü açılır” buyurdu.

 O kimse bu üç hususa devam etti. Lâkin hastalığı kendinden gitmedi. Gelip yine Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh)a dedi ki: “Yâ Eba’d-Derdâ! Söylediğiniz üç hususa devam ettim. Dünya muhabbeti benden gitmedi. Dünyalık endişesi de benden katiyyen kesilmedi. Gönlüm onlardan yüz çevirmedi. O dediklerini ki bunca gündür yerine getiririm, hiçbir faydasını görmedim.”

NEFİS MUHASEBESİ

 Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh) buyurdular ki: “Hasta ziyaretine gittiğinde Rabbinin sana ne büyük sıhhat nimeti verdiğini hatırlayıp, o hastanın yerinde senin de olabileceğini hiç düşündün mü?!

 Cenazelere iştirak ettiğinde musallâ taşına bir gün senin de getirileceğini, imamın senin için hüsn-ü şehâdet isteyeceğini, kul hakkını hatırlatıp helallik talebinde bulunacağını hatırlayıp nefis muhasebesi yaptın mı?!

 Ölüyü kabre koyarken, mezarlıkları dolaşırken, bir gün seni de kabre koyacaklarını, ne kadar sevenin de olsa şânın, şöhretin, makamın, mevkiin de olsa seni kabre koyup gideceklerini, kabirde yalnız kalacağını, sadece ve sadece hâl-ü hayatta iken yaptığın amellerinle baş başa kalacağını, ancak sâlih amellerin seni kurtaracağını hiç düşünüp tefekkür ettin mi?!”

AKLIM BAŞKA YERDEYMİŞ

 O kimse dedi ki: “Dediğiniz üç hususu yerine getirirken bunları düşünemedim. Demek ki cesedim oradaymış da ruhum, aklım başka yerdeymiş. Vah bana, eyvah bana.”

 O zaman Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Demek ki sen bir hayvan ölüsüne varır gibi gitmişsin. Hastanın yanına vardığında şunları de söylemeliydin: ‘Ey nefsim! Şu döşekte yatan kimdir, sen de bir gün bu hale gelip döşeklere düşeceksin. Acaba sana bir yudum suyu kimler içirecek, işin sonu buraya gelecekse bu kavga, bu hır gür niye?!’

HERKESİN BİNECEĞİ AT

 Ne zaman ki cenaze namazına gittin, o cenaze, evini, barkını, bütün maddi imkanlarını terk etmiş. Bütün toplayıp yığdıklarını bırakmış gitmekte. Bu durumda nefsine diyeceksin ki: ‘Ey nefis! Bu tabut öyle bir attır ki herkes bu ata binse gerektir. Bir gün sen de bu cenaze taşıyan tabut atına bineceksin. İnsanın başına mutlaka geleceği mukadder olan şeyi sen şimdiden gelmiş say. Böyle saymak daha hayırlıdır.’ Bu sebeple denilmiştir ki ‘Her gelecek şey yakındır.’

 Gel şimdi o zaman gelmeden gelecek olan zamanın tedarikinde bulunalım. Bu fâni şeylere gönül vermeyelim. Cenazeyi bir daha hatırla. Evinden, barkından, oğlundan, kızından, kavminden nasıl da yüz çevirmiştir, bunları nasıl da terk etmiş de gider. Baş açık, yalın ayak hepsini de bırakıp gidiyor. Kimse bilmez ki hali nasıldır? Bu durumu tespit edince kabri, mezarlıkları hatırına getir, tefekkür et!

DÜNYADAN USANMAZ MISIN?

 Kabirler, mezarlar ayak altında kalmışlar. O nazik tenleri çürümüş, o latif ağızları çenelerinden ayrılmış, o başları gövdelerinden kopmuş, o elâ gözlerini kurtlar, böcekler yemiş, o bülbül gibi konuşan dillerini yılanlar, çıyanlar yemiş ve öylece yatmaktalar. Dünyada hevâ ve heves ile geçen ömürleri bitmiş. Bu ibret nazarıyla tefekkür ederken tekrar nefsine dön ve de ki: ‘Ey nefis! Sen dahi insaf etmez misin?! Bu murdar dünyadan usanmaz mısın?! Mevlâ’nın muhabbetine gönül vermez misin?! İşin sonunda sen de öyle olacağını unutur musun?! Bugünlerin senin de başına geleceğini hiç hesaba katmaz mısın?! Şu yatanların her biri senin gibi hürmetli, izzetli kimseler değil miydi?! Bunlar da senin gibi dünyada iken alırlar, verirler, yerler, içerler, hüküm ve hükümet ederlerdi. Şimdi gör ki kara toprak olup ne halde yatarlar?! Her birisi yalnız çukurlarda hallerinin ne olduğu meçhul bir vaziyette yatmaktadırlar.

İMAN DERDİNE DÜŞ

 Ey nefsim! Sen de bir gün bunlar gibi olup vücut ve bedenden ayrılıp şu yatanlarla bir olup çukurun içine yatacaksın. Burada amelinle kalacaksın. Var şimdi can bedende iken âhirete, kabire iman götürme derdine düş, dünya derdine değil. Unutma sen, ebedî yolculuğa çıkmış bir yolcusun. Dünya sadece bir uğrak yeri. Bu kara çukura düşmeden, yılan, çıyan başına üşüşmeden lazım olan hazırlıklarını yap. Tevbeden başla! İlk insan ve ilk peygamber olan Âdem (Aleyhisselâm)ı unutma! O da zellesine tevbe etti.’

 İşte bütün bunları düşünerek tekrar dediklerimi yap. O zaman sendeki hastalık gidecek ve ibadetlerinden zevk alacaksın” diye eşsiz nasihatlerde bulundu ki hepimiz bu nasihatleri kulağımıza küpe yapalım.

KABİR AMEL SANDIĞIDIR

 Bu bahsi İbni Hacer el-Askalânî (Rahimehullâh)ın “el-Münebbihât” isimli eserinde zikrettiği şu ebyât ile bitireyim ki zaten:

 “Vâiz olarak ölüm yeter” hadîs-i şerîfi fehvâsınca bu konu bütün nasihatlerin fevkindedir.

 “Ey dünyasıyla uğraşıp duran,
 Uzun kuruntuları kendisini aldatan,
 Ne zamana kadar gaflette kalacaksın?!
 Ecel sana iyice yanaşıncaya kadar mı?!
 Ama ölüm ansızın gelecektir,
 Kabir ise amel sandığıdır.”

 Ne hikmetli beyitler değil mi?! İşte evlenecek bir kız çeyiz sandığını titizlikle hazırladığı gibi herkesin önünde o bohçanın açılacağını düşünerek içindeki eşyayı her türlü lekeden koruduğu gibi her an ölümle burun buruna olan, Azrâîl (Aleyhisselâm)ın başında dolaşıp “Kon” emrini bekleyen bizim gibiler de amellerimizin bohçasının önce kabirde sonra da mahşerde dost-düşman huzurunda açılacağını düşünerek amel etmelidir ki yarın âhirette yüzümüz kara olmasın!

“NEME LAZIMCILIK” DEVLETLERİ ÇÖKERTİR

 Yahya Efendi Hazretleri’nin beyân-ı vechile “Neme lazımcılık” devletleri çökertir. Nitekim nakledildiğine göre; Osmanlı’nın muhteşem zamanlarında bir gün Kânunî Sultan Süleyman devletin akıbetini düşünür; günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye. Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahya Efendi’ye sorduğundan, bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu Yahya Efendi’ye gönderir.

KISA VE ŞAŞIRTICI CEVAP

 Mektupta: “Sen ilâhi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” diye yazılıdır. Mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı çok kısa ve şaşırtıcıdır: “Neme lâzım be sultanım!” Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir zat nasıl böyle bir cevap verebilir?! Söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?” Nihayet kalkar ve Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Der ki: “Ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”

ÇÖKÜŞ VE İZMİHLAL

 Yahya Efendi şöyle bir bakar: “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi?! Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim. Kânunî: “İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece ‘Neme lazım be sultanım!’ demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.” Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu müthiş açıklamasını yapar: “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de neme lazım deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Âsâyişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hale gelir!”

ALLAH’A ŞÜKREDEREK AYRILIR

 Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlim olduğu için Allâh’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır.Sultan Süleyman, Yahya Efendi’nin uyarısının önemini anladığından dolayı doğru yoldan sapmamak için bu ikazlara devam etmesini ondan ister. Bu mektup Topkapı Sarayı’nda sergi halindedir.

                                                                                          Cübbeli Ahmet Hoca
                                                                                Kaynak: www.gazetevahdet.com

4 Haziran 2015 Perşembe

Marifetullah Nedir?

 Kur’ân-ı Kerîm’in umûmî ve esas maksadı da, akılları ve kalpleri Allah’tan gayrı şeylerin işgâlinden kurtarıp mârifetullâh’a sevk etmektir.

ALLAH TEÂLÂ İNSANI NEDEN YARATTI? 

 Allah Teâlâ, insanı, kendisini tanıması ve kulluk etmesi için yaratmıştır. Kişi bu gâyeye en güzel, zikir ve fikir yoluyla ulaşabilir. İbadet, insan hayâtının özüdür. Zikir ise, Allâh’a ibadet etmenin en güzel şekillerinden biridir. Zikir ile tefekkür de birbirinden ayrılmayan iki kardeş gibidir.

 Şüphesiz insanlar için en mühim şey, ebedî saâdet ve huzûra nâil olmaktır. Başka arzular buna nisbetle ehemmiyetsiz kalır. Ebedî saâdet ve huzûra ulaşmak için de en mühim vesîle “mârifet”tir.

ALLAH’IN BİLİNMESİ

 İlmî bilgi, bir hâdiseyi sebep-netice münâsebetiyle kavramaktır. Mârifet ise, buna ilâveten bir de onda ilâhî irâdenin tecellîsini idrakle gerçekleşir. Bundan dolayıdır ki Allâh’ın bilinmesine dâir bilgi, mârifetullah olarak isimlendirilmiştir. Yani bu, Allâh’ın varlığını mârifet ölçüsünde kavramak demektir.

 Bu sebeple Mü’minûn Sûresi’nin 84-87. âyetlerinde tezekkür (düşünme), takvâdan önce zikredilmiştir. Çünkü insanlar tefekkür ve tahassüs ile mârifete ulaşırlar. Allah Teâlâ’yı lâyıkıyla tanıdıktan sonra da O’na muhâlefetten sakınıp takvâ sahibi olmaları gerektiğini bilirler. Zira mârifetullah olmadan, yani Allâh’ı lâyıkıyla tanımadan hiçbir amel bir değer ifâde etmez.
 Hâsılı, en üstün ilmin mârifetullâh olduğu şüphesizdir. Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh- şöyle buyurmuştur:

 “Eğer gök kubbenin altında mârifet ehlinin peşinden koştuğu ilimden daha üstün bir ilmin olduğunu bilseydim, başka hiçbir şeyle uğraşmaz, durmadan onu elde etmek için gayret ederdim.” 

MARİFETULLAH’A ERİŞMEK İÇİN İKİ YOL

  İbn-i Kayyim el-Cevziyye de şöyle der:

 “Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de kullarını iki yolla mârifetullâh’a erişmeye dâvet ediyor:

 1. Cenâb-ı Hakk’ın yaptığı ve yarattığı şeylere nazar ederek, onlar üzerinde düşünmek,
 2. Kur’ân-ı Kerîm’deki âyet-i kerîmeler üzerinde tefekkür ve tedebbür etmek.
 Birinci grup Allâh’ın müşâhede edilen âyetleri, ikincisi de işitilen ve akılla idrâk edilen âyetleridir.” (İbn-i Kayyim, Fevâid, s. 31-32) Bunlar üzerinde tefekkür ve tahassüs, insanı tahkîkî îmâna erdirerek yaratılış maksadına yönlendirir.

 Şâir ne güzel söyler:

 Bir kitâbullâh-ı âzamdır serâser kâinât,
 Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.

 “Kâinât baştan başa Allâh’ın en büyük kitabıdır. Bu büyük kitabın hangi harfini okusan, mânâsının hep Allah olduğunu görürsün. Kâinâtın hangi zerresi üzerinde tefekkür etsen, seni Allâh’a ulaştırır.” 

             Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Kâinat ;insan ve Kur’ân’da Tefekkür, Erkam Yayınları

14 Mart 2015 Cumartesi

Allah Nerede?

 Akıl Bir Mahluktur, Halıkını İhata Edemez

Nerede sorusu bir mekanı yani yeri akla getiriyor. Oysa mekan, maddi varlıklar için söz konusudur. Allah nerede, şeklindeki bir soru Allah da diğer varlıklar gibidir, onların bir mekanı vardır, şu halde Allah’ın da bir mekanı olmalıdır mantığının ürünüdür. Eğer Rabbimizi bir maddi varlık gibi düşünürsek daha baştan yanlış yapar ve çıkmaza gireriz.
 İnsanın hayaline gelen ne olursa olsun, o Allah değildir.! Çünkü insanın hayali sınırlıdır. Sınırlı olan sonsuz olanı içine alamaz. İnsan ancak yaratılmış olanları hayal veya tasavvur edebilir. Allah ise, yarattıklarına benzemez. Bütün varlıklar Allah tarafından var edilmiştir. Oysa Allah ezelidir, yani varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Bir kudsi hadiste “Allah vardı ve beraberinde hiçbir şey yoktu” deniliyor. Ne madde, ne cisim, ne hareket, ne zaman, ne mekan... Maddi ve cismani olmayan için yer tasavvuru batıldır, anlamsızdır.
 Kainatın bir sınırı var değil mi? “Elbette” Peki kainatın bittiği sınırın ötesinde ne var? “Bizce hiç bir şey”. Allah kainatın içinde mi? “Hayır. Ustayı eserin içinde aramamalı. Yaradan, yaratılanın içinde olamaz.” “Ama Allah ne kainatın içindedir, ne de sınırın ötesinde bir yerde.” Hem Allah var diyorum, hem de ne kainatın içinde, ne de dışında olmadığını söylüyorum. Tezat gibi görünüyor değil mi? Halbuki Allah ne maddedir, ne de cisimdir ve ne de yer tutar. Bizi yanıltan nokta şudur: Aklımız her varlığın mutlaka bir mekanda olması gerektiğini düşünüyor. Çünkü, daima bir mekanda olan, yer tutan varlıklarla karşılaşmış. Mekanı olmayan bir varlığı tasavvur edemiyor.
 Allah mekandan münezzeh olmakla beraber isimlerinin ve sıfatlarının tecellileri, yani görünümleriyle her yerdedir. Akıl O'nun zatını kavrayamaz, ancak varlığını anlayabilir. İsimlerini, sıfatlarını ve şuunatını(haller-keyfiyeti) kuşatamaz, fakat onların var olduğunu bilebilir. "Nerden bilecek?" Eserlerinden... Her varlık sanatlı bir eserdir. her eser gibi sanatkarını gösterir. Kainat da bir büyük eserdir ve o da ustasının şahididir. Çevremizde gördüğümüz her varlık ölçülü, düzenli ve süslü haliyle bize Rabbimizi anlatan birer mektuptur. Yeter ki okumayı bilelim...
 Şu halde biz bu eserlere bakarak O’nun isimlerini ve sıfatlarını istediğimiz kadar düşünebiliriz, ama zatını düşünmemiz mümkün değildir.

25 Ekim 2014 Cumartesi

Derdi Dünya Olanın, Dünya Kadar Derdi Olur

Dünya için çok şeyler söylenmiş, çok düşünceler dile getirilmiştir. Lehinde ve aleyhinde söylenmedik söz kalmamıştır. Kimisi dünyanın zevkine, sefasına, nimet ve lezzetlerine gönül vermiş, ona iltifat etmiş, methiyeler düzmüştür. Kimisi de yaşadığı her türlü acı ve ızdırabın sorumlusu olarak dünyayı görmüş, onu yalancı ve aldatıcı olarak bilmiştir. Dünyaya gönül verip onu kalbinde taşıyanlar bile, bir süre sonra bu sevginin fâni ve faydasız olduğunu görerek ona sitem etmeye başlamışlardır. Onun için şiirlerde şarkılarda, ağıtlarda ve ezgilerde genellikle dünyadan şekva edilir.Dünyanın ve hayatın fâni olduğunu fark etmeyip ebedî burada kalacakmış gibi dünyaya gönül verenle

30 Eylül 2014 Salı

Kalkmak İçin Düşülen Yol

Ne çok yol var hayatımızda. Henüz bir tuz tanesi kadarken, uzun bir yol aşıp, “insan olmak” için annemizin en korunaklı yerine tutunuruz. Belli bir süre sonra da zorlu bir yolculuk ve dünya denilen mekâna gözlerimizi açarız.
 Ardından farklı farklı yollar girer hayatımıza… Özlediklerimize götüren, onları bize getiren. Kimi uzun, kimi kısa, kimi daralan, kimi patika, kimi aşması zor sarp yokuşlarla dolu.
 Ancak bir yol var ki, mutlaka onda yolcu olmalı. Arada yönümüzü şaşırabileceğimiz tali yolları da olsa, o dosdoğru bir yol. İnsanların rızasından sıyrılıp, yalnızca Allah'ın rızasını kazanmaya yönelten yol. İşte bu, Rabb’e hicret edilen, insanı

26 Eylül 2014 Cuma

Muhtaçlık

"Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin,
 kulu kula muhtaç etmesin,
 namerde değil, merde bile muhtaç etmesin" deriz ya....

 Hz. Ali Efendimizin yanında da birisi öyle " Ya Rabbi, beni kullarına muhtaç eyleme " demiş te,
 o mübarek te ona,
 "Bu, kabul olmayacak bir duadır. Çünki Hz. Allah herkesi birbirine muhtaç yaratmistir" diye cevap verir.

14 Eylül 2014 Pazar

Davet (6)

 Davet ancak Kur’an-i Kerim ve Efendimiz (s.a.v.) in sünnetine tam vakıf olmak, helalı haramdan ayırd edebilme kabiliyetiyle tamamlanmaktadır.“ Andolsun ki Allah, mü'minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler” ( Al-i İmran, 164)
 Davetin Kur’an’ ın merkez alınmasına bağlı olduğunu beyan eden Rabbimiz“Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen, onlara karşı bir zorba değilsin. O hâlde sen, benim uyarımdan korkan kimselere Kur’an ile öğüt ver.” (Kaf, 45),”Biz Kur’an’ı, insanlara dura dura okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu peyderpey indirdik.”(İsra.106), “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor.”(Ankebüt, 45) buyurarak bu durumdan bizleri haberdar etmiştir.

 Nebevi Sünnette Temsil ve Tebliğ:

Davet (5)

Allah (c.c) Hz. Nuh’un davetine işaret buyururken “Allah’a ibadet edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vakte kadar ertelesin”(Nuh,3-4) Bu bütün peygamberlerin ortak davetidir. Bütün Elçiler kavimlerine şunu derler. “Ey milletim! Allah’a kulluk edin, O’ndan başka tanrınız yoktur.”(A’raf, 59) ,” Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat ediniz.” (Zuhruf, 63 )
 Allah elçilerinin daveti, iman ve Salih amel ehli için, Rablerinin mağfiret ve daimi nimetlerini müjdeleyen; gaflet ve inkarcılar için O’nun elim azabından sakındırmayı uyaran özelliği bulunmaktadır. “ Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik” (Nisa , 165), “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Davet (4)

( Şimdi, biraz da bu konuda kendi özelimize dönüp soralım…
 Gençlik yıllarının aktif davet ve eylem günlerinden gelinen bu aşamada insanlarımız neden yorgun ve yılgın? Evet, davetçilerimize ne oldu? Neden davet etmezler? Davet edilecek insan mı kalmadı? Söz mü tükendi? Kelimelerin ömrü neden bu kadar kısa oldu? Dokuz yüz elli yıl kesintisiz devam eden davetin kıssasını bugün nasıl yorumluyoruz? Söz’ün Ninova sınavından çıkardığımız sonuçlar, davete son vermek şeklinde mi olmalıydı? Davet bir ibadet değil miydi? Yoksa bu sükût, davet sorumluluğunun sakıt olduğuna mı işaret ediyor?
 Peki, bugünün hatası nedir?

Davet (3)

Evet, davet bir toplumsal diriliş projesidir… Yeniden bir Endülüs rüyamız olacaksa, bu rüya davetsiz gerçekleşmez… Kudüs hasretliğinin vuslatı isteniyorsa davetsiz ve dertsiz devran dönmez, mahzun ve mazlum yüzler gülmez… Davet davetçinin muhatabına yönelttiği birkaç kelime ve cümleden ibaret değildir… Davet fedakârlıktır, sadakattir, samimiyettir, sonuna kadar gayrettir… Ve davetçi düşünür; “Bize davet ulaşmadı” diyenlerin çokluğu, mahşerde başıma ne işler açar? Bir de davetin toplumsal sonuçlarından daha çok mizana

10 Ağustos 2014 Pazar

Davet (2)

Davet hem Allah’ın hem de Elçisinin hepimize, birinci emridir. “De ki: "Benim yolum budur; ben ve bana uyanlar bilerek insanları Allah’a çağırırız. Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben asla Allah’a eş koşanlardan değilim." (Yusuf, 12/108) Bu ayette Davetin Resülüllah ve O’nun yolunda gidenlerin yolu olduğunu görüyoruz. Yüce Mevlâ, “Sen, Rabbine davet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın.” (Hac, 67),
 Efendimiz (s.a.v.) Kullarını cenneti ve mağfiretine davet etmesini emrederken şöyle buyurmaktadır: ” Rabbine çağır, sakın müşriklerden olma.” (Kasas, 87), “ Allah ise kendi izni ile (sizi) cennete ve mağfirete davet ediyor ve insanlara âyetlerini açıklıyor. Umulur ki onlar böylece tezekkür ederler.” (Bakara,221) “ Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.”( Yunus. 25) Yüce Rabbimizin hak ve mutluluk yoluna daveti gönderdiği kitaplarda, elçilerinin diliyle bize ulaşır. Bu davetin özünde Allah’a, rüsüllerine, Ahiret Gününe iman ve ibadetlerimizde ihlas ve samimiyeti gözetmek vardır.
 İnsan davası ile insandır… Dahası davası olanın

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Davet (1)

“Davet sosyal bir etkinlik, kültürel bir faaliyet değildir. Hobi, nostalji, romantizm de değildir. Davet; farzların farzı denilebilecek bir farzdır. Unutulan farzları hayata geçirmedir.
 İyiliği emretmek kötülükten nehyetmektir.”
 Davet; ahiret demektir. Ahiret kulluk demektir. Hiçbir mümin bundan kaçamaz, kendini soyutlayamaz.”
 “Benden dava adamlarına daveti anlatmam istendi. Yani bu işlerin eri olan sizlere daveti anlatacağım. Zor olan, sıkıntı veren budur
 . Davet için endişede ve seferde değilsek bunun hesabını nasıl vereceğiz? Benim endişem budur”
 . “Dinde din adamı kavramı oluşturulduğu gibi davette de davetçi kavramı oluşturulmaya başlandı. Sorumluluk taşıması gereken kitle bu gerekçeyle kendini soyutlamıştır. 5 vakit namazı bugün nasıl kılıyorsak bu konuyu da böyle görmemiz lazım.”
 “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi cehennem ateşinden koruyunuz.. Asra andolsun ki insanlar hüsrandadır. Ancak iman edenler, Salih amel işleyenler ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye

1 Ağustos 2014 Cuma

Tevhid Allah'ın Kullar Üzerindeki Hakkıdır!

 Allah'ın Rasulü (s.a.s.) tevhidin, Allah'ın kullar üzerindeki hakkı olduğunu, ondan ayrılmanın ve gaflete düşmenin caiz olmadığını beyan etmesi bu ifadeyi desteklemektedir. Buhari ve Müslim'in Muaz b. Cebel'den rivayet ettiğine göre: Eşeğin üzerinde, peygamberin terkisindeydim. Bana dedi ki, Muaz, Allah'ın kullar üzerindeki, kulların da Allah üzerindeki hakkını biliyor musun? Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedim. Allah'ın kullar üzerindeki hakkı ona ibadet etmeleri, hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise;

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Fıtratın Allah'ın Birliğine Delalet Edişi

 Fıtrî, aklî ve tarihî delillerin hepsi, ilahın bir ve tek olduğuna delalet etmektedir. İnsan, herhangi bir müdahale ve yönlendirme olmaksızın; fıtrat ve yaratılışı üzerine bırakıldığında, kendisinin, insan üstü, doğa üstü yüce bir güce yöneldiğini görür. İsteyerek ve korkarak ona duada bulunur. Özellikle; boğazına kadar battığında, nefes alması zorlaştığında, acı durumlarla yüz yüze geldiğinde, insanlar yardım elini çektiklerinde. İşte o zaman vehim, cehalet, heva ve çevre etkisiyle, kendisine yöneldiği, insan, hayvan, bitki ya da cansız sahte tanrılardan uzaklaşır, ihlasla Rabbine yönelir. Bu durum, batmak üzere olan gemi yolcularının kıssasına benzer. Kur'an şöyle buyurur: "Bulunduğunuz gemi, içindekileri güzel bir rüzgarla götürürken yolcular neşelenirler, bir fırtına çıkıp ta, onları her taraftan dalgaların sardığı ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise Allah'ın dinine sarılarak 'bizi bu tehlikeden kurtarırsan andolsun ki şükredenlerden oluruz' diye O'na yalvarırlar."(Yunus, 20)
 Bu örneği, Allah'ın varlığına delil olması nedeniyle zikrettik. Bu, aynı zamanda O'nun birliğine de delildir. Şüphesiz insan dış etkilerden soyutlandığında, özüne döndüğünde, zorluk ve darlık anında puta dua etmez. Tersine, Allah'ın müşriklerin psikolojik yapısını belirtirken dediği gibi, tek olan, kendisinin ve her şeyin Rabbi olan Allah'a yönelir. "Dini ihlasla O'na tahsis ederek dua ettiler."

Aklî Deliller

 Akıl da bu evrenin bir yaratıcısının bulunduğuna delalet eder. Bu koskoca evreni, içindeki küçük büyük, canlı cansız, dilli dilsiz, akıllı akılsız, değerli değersiz bütün varlıkları tek bir "yasa" düzenlemektedir. Bu yasa, hem atomu, hem saman yolunu düzenlemektedir. O kadar ki, fen bilgim atoma baktığında; yapısında güneş sisteminin yapısına benzer, farklı olmayan bir yapıyla karşılaşır. Bütün yaratıklarda çiftlik esastır. Eskiden insanlar bunu, insan ve hayvanda erkeklik ve dişilik olarak tanımlıyorlardı. Hurma gibi bazı bitkiler için de, aynı mülahazayı yaptılar. Daha sonra bilim, bütün bitkilerde erkeklik ve dişiliğin bulunduğunu keşfetti. Hatta elektrik gibi bazı cansız maddelerde de çiftliği eksi artı şeklinde buldular. Bütün evrensel yapının özü olan

Naklî Deliller

 Fıtrî ve aklî delillerden başka, naklî deliller de vardır. Bunlar, nesillerin Allah Teâlâ'nın kitap ve resullerinden çeşitli zaman ve mekanlarda, bir tek olan Allah'a (c.c.) imana, ortağı bulunmadığına, ibadetin yalnız O'na mahsus olduğuna ve Allah'ın, haklarında hiçbir delil indirmeksizin O'na şirk koşan kavimlerin inkarı hususunda edilen rivayetlerdir.
 Yeryüzünün hidayeti için gökten indirilen, korunmuş (mahfuz) ilahî bir belge olan Kur'an bize; tevhid akidesiyle gönderilen bütün peygamberlerden haber vermektedir. Bu, Allah ile birlikte başkalarına ibadet ederek şirk koşanlara karşı onların ne aklî ne de naklî bir delillerinin olmadığının kanıtıdır. Gelin,

25 Temmuz 2014 Cuma

Veda Hutbesi


Nasıl Bir Tevhid?

 İlmî, itikadi bir tehviddir bu. İlmî ve davranışsal bir tevhid. Diğer bir deyişle bu iki tevhid birbirinden ayrılmaz. Bilgide, ispatta, itikadda tevhid. İstekte, maksatta ve iradede tevhid.
 Allah katında, O'na, O'nun zatında, sıfatlarında, fiillerinde ortağı, benzeri olmadığına, doğmadığına ve doğurulmadığına, ilmen ve itikaden inanılmadan tevhid gerçekleşmez. Aynı şekilde, niyet ve amel olarak, ibadet ve taati yalnızca Allah için

9 Temmuz 2014 Çarşamba

ŞİRK

 Şirk :

 Kur'an'a göre en önemli iman meselesi olan şirk, bir şeye veya şahısa ilahi özellikler atfederek onu yüceltmek, isim ve sıfat itibariyle onu Allah'ın yetkilerine ortak saymak anlamına gelir. Şirk eyleminde bulunanlar müşrik olarak isimlendirilir.

Şirk, Korkuların Kaynağıdır...

 Tevhid, güven ve huzurun kaynağı olduğu gibi şirk de korku ve vehimlerin kaynağıdır. Aklı, hurafeleri kabul eden, batıl inanç ve saçmalıkları benimseyen