iman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Anne Sütü

  Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere Allah (c.c.) tarafından yaratılmış eşsiz bir karışımdır. Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.

  Anne sütünün bebeğe olan faydaları her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Bilimin anne sütü ile ilgili yeni keşfettiği gerçeklerden biri ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur. Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi Allah bizlere "…Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir..." ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir.

  “Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır."„ (Lokman Suresi, 14)

2 Haziran 2017 Cuma

Ayın Yörüngesi

  "Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir." (Yasin Suresi, 39-40 )

   Ay yörüngesinde seyrederken dünyanın bazen önüne bazen arkasına geçer. Aynı zamanda dünyayla birlikte güneşin etrafında da döndüğünden uzayda sürekli "S" harfi benzeri bir yörünge çizer. Ayın uzaydaki bu yörüngesinin şekli, kurumuş hurma ağacı dalına oldukça benzemektedir.

   Ay dünyanın etrafında saatte 3659 km gibi büyük bir hızla hareket eder. Ay, ancak bu yüksek hızı nedeniyle dünyanın kuvvetli çekim gücünden korunabilmektedir. Ay, hızının daha yavaş olması halinde dünyaya çarpabilecek, daha hızlı olması durumunda ise uzaya savrulacaktı.

   Ayın büyüklüğü ve dönüş hızı dünyayı etkilemekte ve gel-git dediğimiz olaya sebep olmaktadır. Ayın çekim kuvvetinin biraz daha fazla olması halinde dünyanın büyük bölümü bir anda sular altında kalabilirdi.

9 Şubat 2017 Perşembe

Parmak İzlerindeki Kimlik

  Kuran'da, insanları ölümden sonra diriltmenin Allah için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların özellikle parmak uçlarına dikkat çekilir:

  "Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip (yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz."(Kıyamet Suresi, 4)

  Ayette parmak uçlarının vurgulanması, son derece hikmetlidir. Çünkü tek yumurta ikizleri de dahil olmak üzere tüm insanların parmak izi, tamamen kendilerine özeldir. Şu an dünya üzerinde yaşayan her insanın parmak izi birbirinden farklıdır. Dahası, tarih boyunca yaşamış insanlarınki de birbirinden farklıdır. İşte bu nedenle parmak izi, herkese özel çok önemli bir "kimlik kartı" sayılmakta ve tüm dünyada bu amaçla kullanılmaktadır. Başka bir deyişle, insanların parmak uçlarında kimlikleri şifrelenmiştir. Bu şifreleme sistemini, günümüzde kullanılmakta olan barkod sistemine benzetmek de mümkündür.

  Ancak önemli olan, parmak izinin özelliğinin ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce, insanlar parmak izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüştür. Fakat Kur'an'da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen parmak izleri vurgulanmakta ve bu izlerin ancak çağımızda fark edilen önemine dikkat çekilmektedir.

8 Şubat 2017 Çarşamba

Dağların Hareket Etmesi

  Bir ayette dağların göründükleri gibi sabit olmadıkları, sürekli hareket halinde bulundukları şöyle bildirilmektedir:

   "Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler..." (Neml Suresi, 88)

  Dağların bu hareketi, üzerinde bulundukları yerkabuğunun hareketinden kaynaklanır. Yerkabuğu kendisinden daha yoğun olan manto tabakası üzerinde adeta yüzer gibi hareket etmektedir. İlk olarak bu yüzyılın başlarında Alfred Wegener isimli Alman bir bilim adamı, yeryüzündeki kıtaların Dünya'nın ilk dönemlerinde birarada bulunduklarını, daha sonra farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılıp uzaklaştıklarını öne sürmüştü.

   Ancak jeologlar, Wegener'in haklı olduğunu onun ölümünden 50 yıl sonra yani 1980'li yıllarda anlayabildiler. Wegener'in, 1915 yılında yayınladığı bir makalede belirtmiş olduğu gibi yeryüzündeki kara parçaları yaklaşık 500 milyon yıl önce birbirlerine bağlılardı ve Pangaea ismi verilen bu büyük kara parçası Güney Kutbu'nda bulunuyordu.

  Yaklaşık 180 milyon yıl önce Pangaea ikiye ayrıldı. Farklı yönlere sürüklenen bu iki dev kıtadan birincisi Afrika, Avustralya, Antarktika ve Hindistan'ı kapsayan Gondwana idi. İkincisi ise, Avrupa, Kuzey Amerika ve Hindistan'sız Asya'dan oluşan Laurasia idi. Bu bölünmeyi izleyen yaklaşık 150 milyon yıl içindeki çeşitli zamanlarda Gondwana ve Laurasia daha küçük parçalara ayrıldılar.

  İşte Pangaea'nın parçalanmasıyla ortaya çıkan bu kıtalar sürekli olarak kara ve deniz arasındaki dağılımı değiştirerek, yılda birkaç santimetrelik hızlarla Dünya yüzeyinde sürüklenmektedirler.
 
  20. yüzyılın başlarında yapılan jeolojik araştırmalar sonucunda keşfedilen yerkabuğunun bu hareketi bilimsel kaynaklarda şöyle açıklanmaktadır:

  Yerkabuğu ve üst mantodan oluşan 100 km. kalınlığındaki Dünya yüzeyi "tabaka" adı verilen parçalardan oluşmuştur. Dünya yüzeyini oluşturan altı büyük tabaka ve sayısız küçük tabaka vardır. "Tabaka tektoniği" adı verilen teoriye göre bu tabakalar kıtaları ve okyanus tabanını da beraberinde taşıyarak Dünya üzerinde hareket ederler... Kıtasal hareketin yılda 1 ile 5 cm. civarında olduğu hesaplanmıştır. Tabakalar bu şekilde hareket ettikçe Dünya coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örneğin, Atlantik Okyanusu her sene biraz daha genişlemektedir.

  Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Allah dağların hareketini ayette "sürüklenme" olarak bildirmiştir. Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları İngilizce terim de "Continental Drift" yani "Kıtasal Sürüklenme"dir.

  Bilimin çok yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin, Kur'an'da bildirilmiş olması kuşkusuz Kur'
an'ın mucizelerinden biridir.

18 Ekim 2016 Salı

İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a.)'nin Akaid ile İlgili Vasiyeti

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

  İman; lisan ile ikrar, kalb ile tasdiktir. Sadece ikrar iman olmaz. Çünkü sadece ikrar iman olsaydı, bütün münafıkların mü'min olmaları gerekirdi. Keza sadece tasdik de iman olmaz. Eğer sadece tasdik îman olsaydı, bütün kitap ehlinin mü'min olması gerekirdi. Halbuki Allah; "Allah şahitlik eder ki, münafıklar yalancıdırlar."(el-Münafikun,1) ve "Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler Peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar."(el-Bakara,146.) buyurmaktadır.

  İman artmaz ve eksilmez. Çünkü, imanın artması ancak küfrün azalmasıyla; eksilmesi de küfrün artmasıyla tasavvur olunabilir. Bir şahsın aynı durumda mü'min ve kâfir olması nasıl mümkün olur? Mü'min gerçekten iman eden, kâfir de gerçekten inkâr eden kimsedir. İmanda şüphe olmaz. Zira Yüce Allah "Onlar gerçekten mü'minlerdir."(el-Enfal,4.) ve "Onlar gerçekten kâfirlerdir."(en-Nisa,151.)buyurmaktadır. Hz. Muhammed'in ümmetinden âsi olan kimselerin hepsi gerçekten mü'min olup, kâfir değillerdir.

  Amel imandan ayrı, iman da amelden ayrı şeylerdir. Mü'minin bir çok zaman bazı amellerden muaf tutulması bunun delilidir. Bu muaflık halinde mü'minden imanın gittiği söylenemez. Âdet gören bir kadın, namazdan muaftır. Fakat, ondan imanın kaldırıldığını, yahut imanın terkedilmesinin emredildiğini söylemek caiz değildir. Şâri' o kimseye "Orucu terket, sonra da kaza et," demiştir. Fakat "İmanı bırak, sonra kaza et," denilmesi caiz değildir. Fakirin zekât vermesi gerekmez, demek caizdir. Fakat fakirin iman etmesi gerekmez demek caiz değildir.

  Hayrın ve şerrin takdiri Allah'tandır. Eğer bir kimse hayır ve şerrin takdirinin Allah'tan başkasından olduğunu söylerse, o kimse Allah'ı inkâr ve tevhid inancını iptal etmiş olur.
 
  Ameller; fariza, fazilet ve masiyet olmak üzere üç kısma ayrılır. Farizalar, Allah'ın emri, dilemesi, muhabbeti, rızası, kazası, kudreti, ilmi, muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfûz'da yazması iledir. Fazilet (farz olmayan ameller) Allah'ın emri neticesi olan amel değildir. Eğer öyle olsaydı, fariza olurdu. Fakat fazilet olan ameller Allah'ın dilemesi, muhabbeti, rızası, kaderi, kazası, hükmü, ilmi,muvaffak kılması, yaratması ve Levh-i Mahfûz'da yazması neticesidir. Ma'siyet olan amel Allah'ın emri neticesi değildir, fakat Allah'ın muhabbeti, rızası ve muvaffak kılması olmaksızın; dilemesi, kazası, takdiri, hızlanı (yardıma ihtiyaç duyulduğu anda yardımı kesmek), ilmi ve Levh-i Mahfûz'da yazması iledir.

  Allah'ın ihtiyacı olmaksızın Arş üzerine istiva ve istikrarı vardır. Muhtaç olmaksızın arşı ve başkalarını muhafaza eder. Eğer Allah'ın ihtiyacı olsaydı, mahlûklar gibi âlemi icad ve tedbîre kadir olamazdı. Oturmak ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş'ın yaratılmasından önce Allah'ın nerede olduğu sorusu ortaya çıkardı. Yüce Allah bundan münezzehtir.

  Kur'ân, Allah-u Taâla'nın mahluk olmayan kelâmı, vahyi, tenzili, ilâhî zâtının aynı olmayan, zatından da ayrı düşünülemeyen kelâm sıfatıdır. O, mushaflarda yazılı dille okunur, kalplerde yer tutmaksızın muhafaza edilir. Mürekkep, kâğıt ve yazıların hepsi mahlûktur. Zira bunlar kulların fiilleri sonucudur. Fakat Allah'ın kelâmı mahlûk değildir. Yazılar, harfler, kelimeler, işaretler kulların anlama ihtiyacından dolayı mânâya delalet eden şeylerdir. Allah'ın kelâmı zâtıyla kaim olup, mânâsı bu delalet edici şeylerle anlaşılır. Allah'ın kelâmının mahlûk olduğunu söyleyen kimse kâfir olur. Allah-u' Taâla daima kendisine ibâdet edilendir. Kelâmı ise kendisinden ayrılmaksızın okunan, yazılan ve hıfzolunandır.

  Peygamberimiz Hz. Muhammed'den sonra bu ümmetin en faziletlisi Ebû Bekr es-Sıddîk, sonra Ömer, sonra Osman, sonra da Ali'dir (Allah hepsinden razı olsun). "İlk önce iman edenler, herkesi geçenlerdir. Allah'a yakın olanlar onlardır. Onlar Naîm cennetlerindedir."(el-Vakıa,10.) âyeti bu hususu ifade eder. Önceliği olan herkes daha faziletlidir. Onları her mü'min ve muttaki sever, buğzedenler münafık ve kötü kimselerdir. Kullar amelleri, ikrarları ve marifetleri ile mahlûkturlar. Fail mahlûk olunca onun fiillerinin evleviyetle mahlûk olması gerekir.

  Allah-u Taâla mahlûkatı âciz ve zayıf oldukları halde güçleri olmaksızın yaratmıştır. Onların yaratıcı ve rızıklandırıcısı "Sizi yaratan, sonra besleyen, sonra sizi öldüren, sonra dirilten Allah'tır."(er-Rum,40.) âyetine göre Allah-u Taâla'dır. Helâl kazanç ve helâlinden mal biriktirmek helâldir. Haramdan mal biriktirmek ise haramdır. İnsanlar üç kısma ayrılır: İmanında samimi olan mü'min, küfründe direnen inkarcı kâfir ve nifakında sebat eden iki yüzlü münafık. Allah-u Taâla mü'mine ameli, kâfire imanı, münafığa da ihlası farz kılmıştır. "Ey insanlar; Rabbinizden korkun"(el-Hac,1.) âyetinde "Ey mü'minler, Allah'a itaat edin", "Ey kâfirler; Allah'a iman edin", "Ey münafıklar; ihlaslı ve samimi olun," mânâsı vardır.

  İstitaat (kulun fiili için gerekli güç) fiilden önce de sonra da değil, ancak fiille beraberdir. Eğer istitaat fiilden önce olsaydı, kul ihtiyacı anında Allah'tan müstağni olurdu. Bu ise "Müstağni olan Allah'tır. Sizler ise muhtaçsınız." (Muhammed,38.) âyetine muhalif olurdu. İstitaatin fiilden sonra olması, fiilin takat ve istitaatsız meydana gelmesini gerektireceği için muhaldir.

  Mestler üzerine meshetmek vârid olan hadîse göre caiz olup; mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gecedir. Hadîs, mütevatire yakın olduğu için inkâr edenin küfründen korkulur. Seferde namazları kısaltmak ve oruç tutmamak ruhsattır. "Sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda beis yoktur."(en-Nisa,101.) ve "İçinizden kim hasta olur veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar."(el-Bakara,184) âyetleri bu hususu ifade etmektedir.

  Allahu Taâla "Kalem"e yazmasını emretmiş, Kalem de "Ne yazayım ya Rabbi" demiştir. Allah-u Taâla da ona "Kıyamete kadar olacak şeyleri yaz," buyurmuştur. (Ebû Davud, es-Sünne, 16; et-Tirmizî, el-Kader, 17; İbnu Hanbel. el-Müsned, V/217, 218, 219.)"Onların işledikleri her şey defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey yazılıdır."(el-Kamer,52,53.) âyeti bunu belirtmektedir.

  Şüphesiz kabir azabı vardır. Münker ve Nekir suali haktır. Bu konuda hadîsler varid olmuştur. Cennet ve Cehennem haktır. Ve ehli için yaratılmıştır. Allah mü'minler için Cenneti "Müttakiler için hazırlanmıştır."(A’li-İmran116.) kâfirler için de Cehennemi "Kâfirler için hazırlanmıştır."(el-Bakara,24.) âyetlerinde yarattığını belirtmiştir. Allah Cennet ve Cehennem'i sevap ve ceza için yaratmıştır. Mizan haktır. "Kıyamet günü adalet terazilerini kuracağız. Hiç bir kimse, hiç bir şeyde haksızlığa uğramayacaktır."(el-Enbiya,47) âyeti bunu ifade eder. İnsanın kitabını (amel defterini) okuması haktır. "Kitabını oku! Bu gün senin nefsin kendi hesabını görmek için kâfidir."(İsra,14) âyeti bunun delilidir.

  Allah bu nefisleri ölümden sonra da ellibin sene miktarınca tutan günde; ceza, sevap ve hakların edası için diriltir. "Şüphesiz, Allah kabirlerde bulunanları diriltecektir." (et-Tirmizi, el-Kader, 17.)âyeti bu hususu' belirtir. Cennet ehlinin Allah-u Taâla'ya keyfiyet, teşbih ve cihet olmadan mülaki olmaları haktır. Peygamberimiz'in (Allah salât ve selâm eylesin) şefaati büyük günah işlese de Cennet ehli olan her mü'min için haktır. Hz. Aişe, Hz. Hatice'den sonra kadınların en faziletlisi, mü'minlerin annesi, zinadan uzak, râfizîlerin iftira ve iddialarından beridir. Kim ona zina isnadında bulunursa, kendisi zina mahsûlüdür.

  Cennet ehli Cennet'te, Cehennem ehli de Cehennem'de ebedî kalacaklardır. Allah-u Taâla mü'minler için "Onlar Cennetliklerdir, orada ebedî kalacaklardır." (İbn Hanbel, el-Müsned, V, 217,218,219.)kâfirler için de "Onlar Cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır." (Ali-İmran,116) buyurmaktadır.

1 Temmuz 2016 Cuma

İrade Nedir?

  Bana, "İrade nedir?" diye soracak olursan, cevabım şu olur:
  İrade, kalbi, âlemlerin rabbi olan Allah'ın sevgisine, rızasına, isteğine bağlamak; malı mülkü terkedip fâni ve helak edici şeylere hükmetmek; rahatı terketmek, mubah şeylerden yüz çevirmek; Allah'ı arzulamak ve O'nun muhabbet ateşinde yanmaktır. 

  Bir pervanenin bile kendini mum ışığında yaktığını görmüyor musun? Miskin bir pervane bile kendini ateşe atıp yakıyor da bu yanıştan bir hayat umuyor. O küçücük haliyle, canını sevgilisinin kollarına atıp feda ediyor da sen, üstün bir varlık olarak, mükemmel bir sevgili için nefsini harcamakta, varlığını ona armağan etmekte tereddüt ediyorsun. Sonsuza kadar bu fâni dünyada yaşayacağını mı zannediyorsun! O küçücük pervane tüm varlığını sevgilinin ateşinde yakarak yeni bir hayata doğacağını biliyor da, sen yücelerden gelen, "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetmeyin. Onlar diridirler."(Âl-i İmrân - 169) sesini duymana rağmen hâlâ duraklamaktasın.
  Bu gibi insanlar, iradelerinde sadık olmayan, yalancı kimselerdir. Onların hakiki (manevî) lezzetlerden hiçbir nasibi yoktur. Şüphesiz nefsini harcamadıkça ve varlığını yok etmedikçe Allah'a kavuşamazsın. Nefis perdesini kaldırmadıkça O senin için, sen de O'nun için olamazsın. Varlığını yok edersen, O'nunla baki olursun. Her kim ki varlığını O'na feda ederse Allah Teâlâ onu kendine dost edinir, halef yapar.
  Nefsin her şeyden hakir; muradın her şeyden aziz olduğuna göre, değersiz ve hakir bir şeyi, kıymetli ve aziz bir şeye değişmedikçe Hakk'ın müridi ve talebesi olamazsın.
  O halde varlığını O'na sun, nefsini O'na feda et. Bak, Resûl-i Kibriya ile özel konuşmak isteyenlere ne buyuruluyor: "...Onunla konuşmadan önce sadaka veriniz..."(Mücâdele - 12.) İşte, Cenâb-ı Hakk'a kavuşmanın bedeli, O'na canı hediye vermektir. Bunu yaptığında, eğer mürid isen murad, talip isen matlûp, habîb isen mahbûb olursun. İşte o zaman sende, "Allah dilemedikçe dileyemezsiniz..."(İnsân - 30) âyeti tecelli eder.

  Ey insan, Allah'tan başkasına yöneldiğin ve iltifat ettiğin müddetçe sürekli "lâ ilahe illallah" de ki kötü sıfatların gitsin, iyi sıfatların artsın. Sende, iyi ve kötü olarak iki türlü sıfat vardır, iyi sıfatlar Allah'ın ihsanı, kötü sıfatlar ise adaletinin gereğidir. Bu iyi ve kötü sıfatların değişik kısımları vardır.
  Kötü ahlâkların temeli yedi şeyden meydana gelip bunların her birinin arkasında şeytan vardır. Bu yedi şey; kötü his, kötü meşguliyet, hevâ, nefis, fâsid nefis, beşerî haller ve kötü huydur.
  Güzel sıfatların temeli sekiz şeyden oluşup bunların her birinin arkasında melek vardır. Bunlar, his, fehim, akıl, gönül, kalp, ruh, sır ve himmettir. Bunlardan her biri bir diğerine tekabül etmektedir. Şöyle ki, kötü olan his iyi olanın, kötü meşguliyet fehmin, hevâ aklın, nefis fesadı gönlün, beşerî haller ruhun, kötü huy sırrın karşılığı olup şeytan da meleğin karşılığıdır. Yalnız güzel sıfatların sekizinci sırasındaki himmetin karşılığı yoktur.
  Güzel sıfatların sekiz, kötü sıfatların yedi oluşu cennet ve cehennem kapılarını simgelemektedir. Zira cennet "ilâhî ihsan evi", cehennem "adalet evi"dir. Allah Teâlâ, "Cehennemin yedi kapısı vardır"(Hicr - 44) buyurmuştur.
  Güzel sıfatlar, sana bu dünyada verilmiş küçük bir cennettir. Kötü sıfatlar da sana bu dünyada verilmiş küçük bir cehennem sayılır. Bu küçük cennet ve cehennemin her bir kapısı hakiki cennet ve cehenneme açılır. Âyette, "...Her kapı onların gireceği bir kısma açılır"(Hicr - 44) buyurulmuştur.

                                                                                      Alıntı: İmam GAZALİ - Tevhid Risalesi

26 Mayıs 2016 Perşembe

Demir ve Çiftlerin Mucizesi

DEMİRDEKİ İKİ ŞİFRE 

 Demir dünyamızda en çok bulunan dört elementten biridir ve çağlar boyunca insan için en hayati madenler arasında yer almıştır. Demirden bahseden Hadid (demir) Suresi’nin 25. ayeti şöyledir:

 "Demiri de indirdik. Onda büyük bir kuvvet ve insanlar için fayda vardır."

 Bu ayet ise oldukça ilginç olan iki matematiksel şifre taşımaktadır.

 El-Hadid (belirli demir), Kuran'ın 57'nci suresidir. "El-Hadid" kelimesinin harflerinin sayısal değerleri toplandığında (ebced hesabı) karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.

 Sadece "Hadid" (demir) kelimesinin ebced değeri ise 26’dır. 26 sayısı demirin atom numarasıdır.

YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER

 "Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir." (Yasin Suresi, 36)

 Erkeklik dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içeriyor. Nitekim maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilim adamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Anti-madde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine anti-maddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür.

26 Temmuz 2015 Pazar

Dünya Sevgisi Hastalıkların Başıdır

Ölüm ansızın gelecek, belki de bize ve size de birkaç dakika sonra gelebilir. Birazdan ölebiliriz, işte o zaman gelmeden, gelecek olan zamanın tedarikinde bulunalım. Fâni şeylere gönül vermeyelim.

 Rivayete göre; dinini, imanını ciddiye alan, derdi olan bir mümin gelip Ebu’d-Derdâ Hazretleri’ne “Yâ Eba’d-Derdâ! Benim büyük bir hastalığım var. Bana bir ilaç tavsiye et ki, o hastalığımı tedavi edeyim” dedi. Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Hastalığın nedir?” diye sordu.

 Adam: “Benim gönlümde fazlasıyla dünya muhabbeti var. Bu sebeple gönlüm kararmıştır. Öyle ki abdest aldığımda, namaz kıldığımda bir mânevî zevk duyamıyorum. Zikirden, ibadetten, tespihten neşe alamıyorum” deyince Ebu’d-Derdâ(Radıyallâhu Anh): “Bu hastalık bütün hastalıkların başıdır. Bunu hemen tedavi et. Yoksa bu hastalığın sonu, imanının ortadan kalkmasıyla neticelenir” buyurdu.

REÇETE: ÜÇ HUSUS

 O kişi “Yâ Eba’d-Derdâ ben ne etsem?” diye sorunca Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Hastaları sor, araştır. Cenazelerinin yanında bulun. Mezarları ziyaret et. Bu üç şeye devam et. Hemen o hastalıklar senden zâil olur. Bu üç hususa devam edildiğinde gönül nurlanır, basiret gözü açılır” buyurdu.

 O kimse bu üç hususa devam etti. Lâkin hastalığı kendinden gitmedi. Gelip yine Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh)a dedi ki: “Yâ Eba’d-Derdâ! Söylediğiniz üç hususa devam ettim. Dünya muhabbeti benden gitmedi. Dünyalık endişesi de benden katiyyen kesilmedi. Gönlüm onlardan yüz çevirmedi. O dediklerini ki bunca gündür yerine getiririm, hiçbir faydasını görmedim.”

NEFİS MUHASEBESİ

 Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh) buyurdular ki: “Hasta ziyaretine gittiğinde Rabbinin sana ne büyük sıhhat nimeti verdiğini hatırlayıp, o hastanın yerinde senin de olabileceğini hiç düşündün mü?!

 Cenazelere iştirak ettiğinde musallâ taşına bir gün senin de getirileceğini, imamın senin için hüsn-ü şehâdet isteyeceğini, kul hakkını hatırlatıp helallik talebinde bulunacağını hatırlayıp nefis muhasebesi yaptın mı?!

 Ölüyü kabre koyarken, mezarlıkları dolaşırken, bir gün seni de kabre koyacaklarını, ne kadar sevenin de olsa şânın, şöhretin, makamın, mevkiin de olsa seni kabre koyup gideceklerini, kabirde yalnız kalacağını, sadece ve sadece hâl-ü hayatta iken yaptığın amellerinle baş başa kalacağını, ancak sâlih amellerin seni kurtaracağını hiç düşünüp tefekkür ettin mi?!”

AKLIM BAŞKA YERDEYMİŞ

 O kimse dedi ki: “Dediğiniz üç hususu yerine getirirken bunları düşünemedim. Demek ki cesedim oradaymış da ruhum, aklım başka yerdeymiş. Vah bana, eyvah bana.”

 O zaman Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Demek ki sen bir hayvan ölüsüne varır gibi gitmişsin. Hastanın yanına vardığında şunları de söylemeliydin: ‘Ey nefsim! Şu döşekte yatan kimdir, sen de bir gün bu hale gelip döşeklere düşeceksin. Acaba sana bir yudum suyu kimler içirecek, işin sonu buraya gelecekse bu kavga, bu hır gür niye?!’

HERKESİN BİNECEĞİ AT

 Ne zaman ki cenaze namazına gittin, o cenaze, evini, barkını, bütün maddi imkanlarını terk etmiş. Bütün toplayıp yığdıklarını bırakmış gitmekte. Bu durumda nefsine diyeceksin ki: ‘Ey nefis! Bu tabut öyle bir attır ki herkes bu ata binse gerektir. Bir gün sen de bu cenaze taşıyan tabut atına bineceksin. İnsanın başına mutlaka geleceği mukadder olan şeyi sen şimdiden gelmiş say. Böyle saymak daha hayırlıdır.’ Bu sebeple denilmiştir ki ‘Her gelecek şey yakındır.’

 Gel şimdi o zaman gelmeden gelecek olan zamanın tedarikinde bulunalım. Bu fâni şeylere gönül vermeyelim. Cenazeyi bir daha hatırla. Evinden, barkından, oğlundan, kızından, kavminden nasıl da yüz çevirmiştir, bunları nasıl da terk etmiş de gider. Baş açık, yalın ayak hepsini de bırakıp gidiyor. Kimse bilmez ki hali nasıldır? Bu durumu tespit edince kabri, mezarlıkları hatırına getir, tefekkür et!

DÜNYADAN USANMAZ MISIN?

 Kabirler, mezarlar ayak altında kalmışlar. O nazik tenleri çürümüş, o latif ağızları çenelerinden ayrılmış, o başları gövdelerinden kopmuş, o elâ gözlerini kurtlar, böcekler yemiş, o bülbül gibi konuşan dillerini yılanlar, çıyanlar yemiş ve öylece yatmaktalar. Dünyada hevâ ve heves ile geçen ömürleri bitmiş. Bu ibret nazarıyla tefekkür ederken tekrar nefsine dön ve de ki: ‘Ey nefis! Sen dahi insaf etmez misin?! Bu murdar dünyadan usanmaz mısın?! Mevlâ’nın muhabbetine gönül vermez misin?! İşin sonunda sen de öyle olacağını unutur musun?! Bugünlerin senin de başına geleceğini hiç hesaba katmaz mısın?! Şu yatanların her biri senin gibi hürmetli, izzetli kimseler değil miydi?! Bunlar da senin gibi dünyada iken alırlar, verirler, yerler, içerler, hüküm ve hükümet ederlerdi. Şimdi gör ki kara toprak olup ne halde yatarlar?! Her birisi yalnız çukurlarda hallerinin ne olduğu meçhul bir vaziyette yatmaktadırlar.

İMAN DERDİNE DÜŞ

 Ey nefsim! Sen de bir gün bunlar gibi olup vücut ve bedenden ayrılıp şu yatanlarla bir olup çukurun içine yatacaksın. Burada amelinle kalacaksın. Var şimdi can bedende iken âhirete, kabire iman götürme derdine düş, dünya derdine değil. Unutma sen, ebedî yolculuğa çıkmış bir yolcusun. Dünya sadece bir uğrak yeri. Bu kara çukura düşmeden, yılan, çıyan başına üşüşmeden lazım olan hazırlıklarını yap. Tevbeden başla! İlk insan ve ilk peygamber olan Âdem (Aleyhisselâm)ı unutma! O da zellesine tevbe etti.’

 İşte bütün bunları düşünerek tekrar dediklerimi yap. O zaman sendeki hastalık gidecek ve ibadetlerinden zevk alacaksın” diye eşsiz nasihatlerde bulundu ki hepimiz bu nasihatleri kulağımıza küpe yapalım.

KABİR AMEL SANDIĞIDIR

 Bu bahsi İbni Hacer el-Askalânî (Rahimehullâh)ın “el-Münebbihât” isimli eserinde zikrettiği şu ebyât ile bitireyim ki zaten:

 “Vâiz olarak ölüm yeter” hadîs-i şerîfi fehvâsınca bu konu bütün nasihatlerin fevkindedir.

 “Ey dünyasıyla uğraşıp duran,
 Uzun kuruntuları kendisini aldatan,
 Ne zamana kadar gaflette kalacaksın?!
 Ecel sana iyice yanaşıncaya kadar mı?!
 Ama ölüm ansızın gelecektir,
 Kabir ise amel sandığıdır.”

 Ne hikmetli beyitler değil mi?! İşte evlenecek bir kız çeyiz sandığını titizlikle hazırladığı gibi herkesin önünde o bohçanın açılacağını düşünerek içindeki eşyayı her türlü lekeden koruduğu gibi her an ölümle burun buruna olan, Azrâîl (Aleyhisselâm)ın başında dolaşıp “Kon” emrini bekleyen bizim gibiler de amellerimizin bohçasının önce kabirde sonra da mahşerde dost-düşman huzurunda açılacağını düşünerek amel etmelidir ki yarın âhirette yüzümüz kara olmasın!

“NEME LAZIMCILIK” DEVLETLERİ ÇÖKERTİR

 Yahya Efendi Hazretleri’nin beyân-ı vechile “Neme lazımcılık” devletleri çökertir. Nitekim nakledildiğine göre; Osmanlı’nın muhteşem zamanlarında bir gün Kânunî Sultan Süleyman devletin akıbetini düşünür; günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye. Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahya Efendi’ye sorduğundan, bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu Yahya Efendi’ye gönderir.

KISA VE ŞAŞIRTICI CEVAP

 Mektupta: “Sen ilâhi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” diye yazılıdır. Mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı çok kısa ve şaşırtıcıdır: “Neme lâzım be sultanım!” Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir zat nasıl böyle bir cevap verebilir?! Söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?” Nihayet kalkar ve Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Der ki: “Ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”

ÇÖKÜŞ VE İZMİHLAL

 Yahya Efendi şöyle bir bakar: “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi?! Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim. Kânunî: “İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece ‘Neme lazım be sultanım!’ demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.” Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu müthiş açıklamasını yapar: “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de neme lazım deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Âsâyişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hale gelir!”

ALLAH’A ŞÜKREDEREK AYRILIR

 Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlim olduğu için Allâh’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır.Sultan Süleyman, Yahya Efendi’nin uyarısının önemini anladığından dolayı doğru yoldan sapmamak için bu ikazlara devam etmesini ondan ister. Bu mektup Topkapı Sarayı’nda sergi halindedir.

                                                                                          Cübbeli Ahmet Hoca
                                                                                Kaynak: www.gazetevahdet.com

Hala Bırakmayacak Mısınız?

Sigaranın, hem insanın kendisine, hem yanında içtiği ailesine, çoluğuna çocuğuna o kadar zararı oluyor ki bu gibi kul hakları yarın âhirette ödenemeyecek bir hal alır. Benden söylemesi. Hatırım için bu murdar nâneyi bırakın.

 Sizden Allâh rızası ve benim hatırım için sigarayı bırakmanızı ve bıraktırmanızı rica ediyorum hatta bunu size emrediyorum. Evet, Ali Haydar Efendi Babam (Kuddise Sirruhû): “Bana bu oda dolusu altın verseniz bir tane sigara içiremezsiniz ama bu oda dolusu altın verseniz sigara için haram da dedirtemezsiniz” buyururdu. Dolayısıyla haram demiyoruz ancak mekruh diyoruz. Gerçi şimdiki sigaraların yerli olanları rakıya, yabancı olanları da şaraba batırılarak yapıldığını ben Bandırma cezaevindeki koğuş arkadaşımın: “Şaraba hasret kaldım, aynı lezzeti bu yabancı sigaradan alıyorum” demesinden sonra yaptığım inceleme ile anlamıştım. Bu yüzden bugünkü sigaralar eski tütün sarması gibi mekruhla kalmayıp harama yakınlığa kadar gitmektedir. Ama yine de haram demek tehlikeli olduğundan bu konuda titiz davranıyoruz.

 PİS ŞEYLER HARAM KILINDI

 Lakin gerçekten sigaranın, hem insanın kendisine, hem yanında içtiği ailesine, çoluğuna çocuğuna o kadar zararı oluyor ki bu gibi kul hakları yarın âhirette ödenemeyecek bir hal alır. Benden söylemesi. Millet sevdiklerinin hatırı için neleri bırakıyorlar, siz de beni sevdiğinizi söylüyorsunuz, o zaman hatırım için bu murdar nâneyi bırakın. Meşhur Hasbi Hoca değil de bir de Fethiye imamı Hasbi Çakıroğlu Hoca vardı. O Helim Ağa’nın akrabasındandı. Yani Efendi Hazretleri’nin hocası Dursun Fevzi Efendi’nin köyü olan Çalek’dendi, bizim ders halakalarımıza yıllarca devam etti. Bir gün ders: “Rasûlüllâh ümmetine pis şeyleri haram kılar”(Arâf Sûresi:157’den) âyet-i kerîmesine gelince yekden “O zaman sigara haram olmalı” dedi.

 Hocalardan herhalde sigara içen biri “Olur mu öyle şey, ne alakası var?!” deyince o “Çünkü sigara da habis bir şey, yoksa tayyib olması lazım, çünkü âyet-i kerîmenin evvelinde: ‘O onlara tayyib yani temiz olan şeyleri helal kılar’(Arâf Sûresi:157’den) buyruluyor” dedi.

 TUVALETTE İÇİLEBİLİYOR

 O zaman, şimdi kim olduğunu hatırlayamadığım diğer arkadaş “O zaman sigara da temiz kabul edilir” deyince Hasbi Hoca merhum “O zaman soruyorum sana tayyib nâne yani temiz bir şey tuvalette içilir mi?!” dedi.

 Herkes sustu kaldı. Gerçekten ekmek gibi, meyve gibi temiz şeyler tuvalette yenemiyor ama sigara ki tuvalette içilebiliyor öyleyse pis olduğu ortaya çıkıyor. Pis olunca da Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yasakladığı şeyler sınıfına giriyor.

 BUGÜNKÜLER DAHA MAHZURLU

 “Rûhu’l-beyan Tefsiri”nde de Vâkıa Sûresi’nin: “Cehennem ehli siyah duman gölgesi içinde kalacak” (Vâkıa Sûresi:43) âyet-i kerîmesinin izahında “İşte bu, dünyada sigara tüttürenlerin başına gelecek, diğer tefsirlerde de mezkur olduğu üzere bu haramdır” diye yazdığını hatırlıyorum ki 300 sene evvel bu sigaradan çok daha mâsum olan tütün dolamaları hakkında bu söyleniyorsa bugünkülerin çok daha mahzurlu olduğu âşikârdır. Ne olur artık söz verin de bu mereti terk edin. Yoksa ahiretten önce dünyada perişan olacağınızı garantiliyorum. Bundan ne fayda gördünüz zarardan başka?! Gerçi Muzaffer Ozak Hoca’nın bir yazısında sigaranın on fazileti olduğunu görmüştüm ki hatırladığım kadarıyla bir faydası sigarası bitenin herkesten sigara ve çakmak istemeye tenezzül edeceği için kibir barındırmaması, diğeri de çok öksürdüğü için evine hırsız girememesi gibi faziletlerdi, diğer sekizini bulan buna ilave etsin.

 Şu rezilliğe bakın ne olur!

 Ben bu konuyu içki hakkında nâzil olan: “Hâlâ bırakmayacak mısınız?!” âyet-i kerîmesi ile bitiriyorum. Siz de sahabe-i kiram gibi: “Yâ Rabbi! Vazgeçtik” deyiverin artık!

 İMANIMIZI GÖZ BEBEĞİMZDEN ZİYADE KORUYALIM

 Müslümanlardan cehennemde 7.000 seneye kadar yanan olacak. Önce ismi bir peygamber ismine denk gelenler çıkarılacak, sonra ismi bir nebînin ismine muvâfık düşen bir kimse kalmayınca Allâh-u Teâlâ: “Bunlar mümin, Benim bir ismim de Mümin, bunlar Müslim, Benim bir adım da Selam, bu vesileyle kalbinde buğday ağırlığı, hatta hardal ağırlığı kadar hatta zerre kadar iman nuru bulunanı cehennemden çıkarın” buyurur.

 PİŞMAN OLACAKLAR

 İşte binlerce yıl ateşte yanıp ölüm kesildiği için ne kadar istese de ölemeyen, sürekli acı çeken, azabı hiç dindirilmeyen, birine bir melek gelip “Haydi tahliyen geldi” dese, o adamın sevincini şu dünyada bir kimse şimdiden hissedebilir mi?! Hatta tasavvur bile edebilir mi?!

 Müslümanlar cehennemden çıkarılıp cehennemde 7.000 yıl sonra bir Müslüman dahi kalmayınca bunu gören kâfirler ne kadar pişman olacaklar.

 MÜEBBED CEZA

 Allâh-u Teâlâ’nın: “O kâfir olmuş kimseler çoğu zaman keşke kendileri (dünyada) Müslüman kimseler olsaydılar diye arzulayacaktır” (Hıcr Sûresi:2) kavl-i şerîfi bu hakikatı beyan etmektedir.

 Yani bir Müslüman ne kadar ama ne kadar günahkâr olsa da yine de cehennemden çıkacağı için yani tahliyesi beklendiği için bahtiyardır. Lakin bir kâfir ne kadar iyilik yapsa da cezası müebbed, hemde: “Hâlidîne fîhâ ebedâ” gibi birçok yerde geçen yani ebedilik manası ifade eden “Hulûd” lafzı ile yetinilmeyip, bir de müebbed manası ifade eden “Ebedâ” lafzı ilave edilen âyet-i kerîmeler müvâcehesinde kaç kere ağırlaştırılmış müebbed olduğu için elbette o kişi bu dünyada şah da olsa, padişah da olsa âhirette perişandır.

 İşte bizi cehennemde ebedî kalmaktan hatta inşâallâh oraya az bir zaman için dahi uğramaktan yani azâbın müebbedinden de muvakkatinden de kurtaracak olan imanımıza sahip çıkalım, onu göz bebeğimizden ziyade koruyalım, onu elimizden alacak bâd-i muhâliften yani ters rüzgardan ve Ehl-i Sünnet dışı akımlardan koruyalım. Rabbim elimizden tutsun, imanımızı bize bağışlasın.

 ZERRE KADAR ACIMAYIN

 “Allah’ın dini en yüce olsun diye savaşan, ancak odur Allah yolunda” buyruluyor. Yoksa “Cariye alayım, kadın alayım, kız alayım, hanım alayım, para alayım, onu bunu keseyim, onu doğrayayım, bunun köyünü basayım” olmaz. Zındıklar! Allah kahreylesin onları. Allah helak eylesin onları. Onların hiç tutar tarafı yok. İnsanlara zulmeden zalimler bunlar. Birçoğu da kâfir bunların. Ne Müslümanı, ne dini, ne imanı?! Camiyi bombalıyorlar yahu! “Kâbe’yi yıkacağım” diyor. Medine ellerine geçse yeşil kubbeyi indirirler Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in başına. Samimi söylüyorum. Zerre kadar acımayın. Bunlar Hariciler (Bugünkü Işid). Bunlar Hazreti Ali’yi kâfir oldu diye öldüren zihniyettir. Bunlar cehennem köpekleridir. Bunların en büyük düşmanları bizim gibi kişilerdir. Ehl-i Sünnet insanları sevmezler. Kâinatın Efendisi “Onlara rastlarsanız Ad ve İrem kavmi ile savaşırcasına onları katledin. Onları öldürene ecir, onların öldürdüklerine de şehitlik vardır’’ buyurmuştur. Kesin hadisler bunlar kesin.

 CİHAT İCAP EDEBİLİR

 Sahabe Şam’da Haricilerin kafalarını dizmişti. Hazreti Ali Efendimiz bunlardan 6 bin mi, 10 bin mi ne kesti. Kafalarını üst üste dizmişlerdi. Sahabe-i kiramdan biri geçiyordu “1, 2,3 değil, defaatle işitmediysem kulaklarım sağır olsun. Kâinatın Efendisi bu haricilerin cehennem köpekleri olduğunu bildirdi” dedi. İşte yine uzantıları çıktı. Allah şerlerinden muhafaza eylesin. Onun için bizim dediğimiz cihat o değil. Ama Allah yolunda cihat gerekir. İcap edebilir. Vatan tehlikeye girer, canın gider, malın, namusun, dinin, imanın tehlike altında olabilir. Böyle sıkıntılar var. Ne yapacaksın? O zaman Allah yolunda cihat farz olur. O zaman herkese farz olur. Seferberlik denir ona.

                                                                                           Cübbeli Ahmet Hoca
                                                                                  Kaynak: www.gazetevahdet.com

17 Temmuz 2015 Cuma

Cehennem Ateşinin Mahiyeti

Bazı haberlerde cehennemle ilgili şu bilgiler anlatılmıştır: "Dünya ateşi tam yetmiş kere rahmet suyuyla yıkanmıştır ve insanların tahammül edeceği seviyeye inmiştir."

 Resûlullah (s.a.v) cehennem ateşinin durumunu şöyle anlatmıştır:

 "Allah Teâlâ ateşe, kıpkırmızı olana kadar tam bin yıl yanmasını emretti. Ardından bin yıl daha yanmasını emretti; öyle ki ateş bembeyaz kesildi. Sonra bin yıl daha yanmasını emretti ve simsiyah oldu. Şimdi siyah ve karanlıktır. "
 Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
 "Cehennem ateşi rabbine şikâyette bulundu: 'Ey rab-bim! Ben hararetimden kendimi yiyecek duruma geldim' dedi. Yüce Allah da iki defa nefes almasına izin verdi. Nefesin biri kışın, diğeri yazın olur. Karşılaşmış olduğunuz çok şiddetli sıcak ve sizi en çok üşüten zemheri soğuğu işte cehennemin rahatlamak için nefes almasıdır."

 Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor:

 "Kâfirlerden, dünyada en çok zevk ve safa içinde yaşayanı getirilir ve, 'Onu ateşe daldırın' denilir. Adam ateşe daldırılıp çıkarıldıktan sonra, 'Orada herhangi bir nimet ve rahatlık görebildin mi?' diye sorulur. Adam, 'Hayır' diye cevap verir. Sonra dünyada en çok zarar görmüş ve haksızlığa uğramış biri getirilir ve, 'Onu cennete daldırın' denilir. Çıkarıldıktan sonra, 'Cennette hiçbir zarar ve sıkıntı çektin mi?' diye sorulur. O da,'Hayır' cevabını verir."
 Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:
 "Bir mescidde yüz bin ya da daha fazla kişi olsa ve aralarında da cehennemliklerden biri bulunsa ve bu kişi bir kere nefes alsa, onun nefesinin hararetinden mesciddeki bütün insanlar ölürdü."
 Âlimlerden biri, "Orada ateş yüzlerini yakar" âyetinin tefsirinde şöyle demiştir: "O cehennemin ateşi bir kere onlara vurduğunda kemiklerinde hiç et kalmaz, topuklarına kadar sıyrılır."

                                                                                        Kaynak: İmam GAZALİ - Ölüm ve Sonrası
                                                                                                         

5 Haziran 2015 Cuma

Hristiyanlara Esir Düşen Kaptanın Kerameti


 
Osmanlı donanmasına önemli hizmetlerde bulunan Oruç Reis, Hristiyanlara esir düştüğü sırada Peygamberimizden istediği himmet cevapsız kalmadı.


ORUÇ REİS HRİSTİYANLARA ESİR DÜŞER

 Cihad bayrağını açmadan evvel İlyas, Oruç ve Hızır reisler, deniz ticâreti ile meşgul idiler. Ancak bu iş, Akdeniz’de pek tehlike arz ediyordu. Nitekim Oruç Reis, bir gün Rodos korsanları tarafından esir edildi. Hızır Reis:

 Olacak olsa gerek, çâr u nâçâr,
 Gerek kalbin gen tut gerek dar!

deyip buna çareler aramaya başladı. Bu yolda gayret gösterip fidye olarak büyük meblâğlar sarf ettiyse de sözlerinde durmayan yalancı korsanların hîleleri yüzünden ağabeyinin esâreti uzun sürdü. Kâfirler bununla da kalmayıp Oruç Reis’e bir papaz göndererek ona hristiyan olmasını teklif etme cür’etini gösterdiler. Ancak Oruç Reis’in:

 “–Ey gâfiller! Ben hak bir dîni bırakıp da nasıl bâtıl bir dîne mensub olurum!” şeklindeki cevabı, âdeta suratlarına çarpılmış bir şamar oldu.

KAFİRLER: “PEYGAMBERİN GELSİN SENİ KURTARSIN”

 Buna sinirlenen korsanlar:

 “–O hâlde gelsin seni Muhammed’in kurtarsın bakalım!” diyerek onu forsalık yapması için bir sandala zincirlediler.
 Oruç Reis, Allâh’a sığınarak:
 “–Siz görün hele benim Peygamber’im bana nasıl yardım eyleyecek!” dedi ve Allâh’a ilticâ etti. 

YEŞİL SARIKLI KİMSELER ZİNCİRLERİ ÇÖZDÜ

 Bir müddet sonra kâfirlerin de gözlerine görünen beyaz kaftanlı yeşil sarıklı kimselerin yardımlarıyla bukağılarını çözüp kendisini engin deryâya bıraktı ve esâretten kurtuldu. Böylece îman celâdet, teslîmiyet ve tevekkülünün berekâtı tecellî etti.

 İşte bu hâdiseden sonra Oruç Reis, kardeşi Hızır Reis’le beraber Akdeniz korsanlarına karşı amansız bir mücâdele başlattı. Kısa zaman içerisinde de nice deniz kurdu olmuş levent onların yanında toplandı ve hep birlikte:

 “Gazâ vaktidir; Bismillâh vira!” deyip deryâlara açıldılar.
 Bu cihad bayrağı gittikçe gölgesini genişletti. Oruç ve Hızır reisler, Ceneviz, Fransız, İspanyol ve Venedik gemilerine karşı şanlı zaferler kazandılar. Şöhret ve kuvvetleri bütün Avrupa’yı sardı, imparatorların uykularını kaçırdı. Nihâyet bu leventler, Cezâyir’i fethedip bir devlet kurdular. 

                                                              Kaynak: Osman Nuri Topbaş / Osmanlı, Erkam Yayınları

4 Haziran 2015 Perşembe

Marifetullah Nedir?

 Kur’ân-ı Kerîm’in umûmî ve esas maksadı da, akılları ve kalpleri Allah’tan gayrı şeylerin işgâlinden kurtarıp mârifetullâh’a sevk etmektir.

ALLAH TEÂLÂ İNSANI NEDEN YARATTI? 

 Allah Teâlâ, insanı, kendisini tanıması ve kulluk etmesi için yaratmıştır. Kişi bu gâyeye en güzel, zikir ve fikir yoluyla ulaşabilir. İbadet, insan hayâtının özüdür. Zikir ise, Allâh’a ibadet etmenin en güzel şekillerinden biridir. Zikir ile tefekkür de birbirinden ayrılmayan iki kardeş gibidir.

 Şüphesiz insanlar için en mühim şey, ebedî saâdet ve huzûra nâil olmaktır. Başka arzular buna nisbetle ehemmiyetsiz kalır. Ebedî saâdet ve huzûra ulaşmak için de en mühim vesîle “mârifet”tir.

ALLAH’IN BİLİNMESİ

 İlmî bilgi, bir hâdiseyi sebep-netice münâsebetiyle kavramaktır. Mârifet ise, buna ilâveten bir de onda ilâhî irâdenin tecellîsini idrakle gerçekleşir. Bundan dolayıdır ki Allâh’ın bilinmesine dâir bilgi, mârifetullah olarak isimlendirilmiştir. Yani bu, Allâh’ın varlığını mârifet ölçüsünde kavramak demektir.

 Bu sebeple Mü’minûn Sûresi’nin 84-87. âyetlerinde tezekkür (düşünme), takvâdan önce zikredilmiştir. Çünkü insanlar tefekkür ve tahassüs ile mârifete ulaşırlar. Allah Teâlâ’yı lâyıkıyla tanıdıktan sonra da O’na muhâlefetten sakınıp takvâ sahibi olmaları gerektiğini bilirler. Zira mârifetullah olmadan, yani Allâh’ı lâyıkıyla tanımadan hiçbir amel bir değer ifâde etmez.
 Hâsılı, en üstün ilmin mârifetullâh olduğu şüphesizdir. Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh- şöyle buyurmuştur:

 “Eğer gök kubbenin altında mârifet ehlinin peşinden koştuğu ilimden daha üstün bir ilmin olduğunu bilseydim, başka hiçbir şeyle uğraşmaz, durmadan onu elde etmek için gayret ederdim.” 

MARİFETULLAH’A ERİŞMEK İÇİN İKİ YOL

  İbn-i Kayyim el-Cevziyye de şöyle der:

 “Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de kullarını iki yolla mârifetullâh’a erişmeye dâvet ediyor:

 1. Cenâb-ı Hakk’ın yaptığı ve yarattığı şeylere nazar ederek, onlar üzerinde düşünmek,
 2. Kur’ân-ı Kerîm’deki âyet-i kerîmeler üzerinde tefekkür ve tedebbür etmek.
 Birinci grup Allâh’ın müşâhede edilen âyetleri, ikincisi de işitilen ve akılla idrâk edilen âyetleridir.” (İbn-i Kayyim, Fevâid, s. 31-32) Bunlar üzerinde tefekkür ve tahassüs, insanı tahkîkî îmâna erdirerek yaratılış maksadına yönlendirir.

 Şâir ne güzel söyler:

 Bir kitâbullâh-ı âzamdır serâser kâinât,
 Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.

 “Kâinât baştan başa Allâh’ın en büyük kitabıdır. Bu büyük kitabın hangi harfini okusan, mânâsının hep Allah olduğunu görürsün. Kâinâtın hangi zerresi üzerinde tefekkür etsen, seni Allâh’a ulaştırır.” 

             Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Kâinat ;insan ve Kur’ân’da Tefekkür, Erkam Yayınları

6 Nisan 2015 Pazartesi

Kur'an-ı Kerim'in Özellikleri

 1.Kur’an-ı Kerim Arapça olarak indirilmiş ve bu güne kadar herhangi bir tahrifata uğratılmadan gelmiştir.
 2.Diğer ilahi kitaplar toptan bir seferde indirilmişken, Kur’an-ı Kerim zamanın akışına ve olaylara göre indirilmiştir.
 3.Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamber olduğunun en büyük alameti ve O’nun en büyük mucizesidir.
 4.Kur’an-ı Kerim, ezberlenmesi kolay, hem mana hem de söz yönüyle eşsiz bir kelamdır.
 Kur’an-ı Kerim kendisinden sonra hiçbir ilahi kitabın gelmeyeceği bir kitaptır. İndirildiği günden kıyamete kadar gelecek olan bütün insanların ihtiyaçlarına cevap olacak konuları içeren ilahi bir kitaptır. Bu konuları şöyle zikredebiliriz.
İtikad: Başta Allah'a iman olmak üzere peygamberlere, meleklere, kitaplara, kazâ ve kadere, âhirete ait önemli konular ve inançla ilgili çeşitli meseleler, Kur'an'ın kapsadığı konuların başında gelir. Kur’an-ı Kerim birçok ayetinde iman konuları anlatılır. Nitekim Yüce Rabbimizin bizlerden istediği ilk şey imandır. İman ise şirke bulaştırılmadan, tevhid inancı benimsenerek Tek olan Allah’a iman etmekle başlar. Peygamberlere, meleklere, kitaplara, ahirete, kaza ve kadere iman diğer imanı konulardır. Yüce Rabbimiz iman konularını çeşitli ayetlerde bizlere bildirmiştir.
İbadetler: Kur'an'da Müslümanların yapmakla yükümlü bulundukları namaz, oruç, hac, zekât vb. ibadetlere dair âyetler vardır.
Muâmelât: Kur'an bir toplumun devamını sağlayan ve toplum fertlerinin aralarındaki ilişkileri düzenleyen birtakım hükümleri kapsar.
Ukubat: Toplumun düzenini bozan, insan haklarını ve yasakları çiğneyen kimseler cezayı hak edecekleri için Kur'an bunlarla ilgili hükümleri de kapsamaktadır.
Ahlâk: Kur'an, kişilerin dünya ve âhiret mutluluğunun sağlamasına yardımcı olmak üzere, ana babaya hürmet, insanlarla iyi geçinme, iyiliği emretme, kötülükten sakındırma, adalet, doğruluk, alçak gönüllülük, merhamet, sevgi... gibi ahlâkî hükümleri de kapsamına almaktadır.
Nasihat ve Tavsiyeler: İnsanlara emir ve yasaklar konusunda duyarlı olmalarını, nefislerine esir düşmemelerini, dünyayı âhirete tercih etmemelerini, dünyada imtihana çekildiklerini hatırlatan, çeşitli tehlikelerden koruyan nasihat ve tavsiyeler de Kur'an'ın içerdiği konular arasındadır.
Va‘d ve Vaîd: Allah'ın emirlerine boyun eğip yasaklarından kaçınanların cennetle mükâfatlandırılacaklarına, buyruklarını terkedip yasaklarını çiğneyenlerin cehennemle cezalandırılacaklarına dair Kur'an'da pek çok âyet bulunmaktadır.
İlmî Gerçekler: Kur'an, insanlığa gerekli olan ilmî gerçeklerin ve tabiat kanunlarının ilham kaynağını teşkil eden âyetleri de kapsamaktadır.
Kıssalar: Kur'ân-ı Kerîm önceki ümmetlerle, peygamberlerin hayatından da söz eder. Ancak bunları bir tarih kitabı gibi değil, insanların ibret alacakları bir üslûp ile anlatır.
Dualar: İnsan yapacağı işlerde sürekli Allah'ın yardımına muhtaç olduğu için Kur'an'da çeşitli dualar da yer almıştır.
 Yukarıda saymış olduğumuz bir çok ayetten ve hadislerden çıkan sonuçları maddeler halinde şöyle değerlendirebiliriz.
 -Kur’an-ı Kerim, Rabbimiz tarafından bizlere gönderilen en son ilahi mesajdır ve son kutsal kitap olduğuna dair hiçbir şüphemiz olmamalıdır.
 -Kur’an-ı Kerim, Allah-u Teala’nın kullarına duyduğu merhametin tecellisidir, Peygamber Efendimizin en büyük mucizesidir ve Peygamberliğinin en büyük ispatıdır.
 -Kur’an-ı Kerim, melekler, peygamberler ve diğer itikadi hususlardaki en doğru bilgileri bizlere aktarmaktadır, kişiye dünya ve ahiret mutluluğunun yollarını göstermektedir. Kur’an-ı Kerim, kişiye nasıl duada bulunacağını öğretmektedir.
 -Kur’an-ı Kerim indirilmeye başladığı günden önceki milletlerden haber vermektedir ve taklit edilemez kutsal bir kitaptır. Kur’an-ı Kerim, kendinden önce gelmiş ve bozulmuş olan kutsal kitaplar ve onların içinde yer alan hükümlerin er doğrularından bahsederek diğer dinler arasında bulunan ihtilafları da çözücü bir mahiyete sahiptir. Edebi üslubu çağlar öncesinden çağlar ötesine hitap etmekte, teknolojik gelişmeler hep kendi söylemleri paralelinde gelişmektedir.
 -Kur’an-ı Kerim insanlar için en güzel öğütleri sunmaktadır. Nasıl bir iman? Nasıl bir ibadet? Nasıl bir ahlak? Sorularına karşı en güzel cevapların bulunacağı son ilahi mesajdır. Ayrıca Kur’an-ı Kerim, toplum içerisinde insanların yapması gereken bir takım ilkeleri kapsamaktadır.
 -Kur’an-ı Kerim, tabiat kanunlarıyla ilgili vermiş olduğu bilgiler bütün ilim adamlarına bir yol gösterici olmuştur. Sadece yaratılanlar hakkında değil Yaratan hakkında da en doğru bilgileri sunmakta, yaratılanların düşünülmesi istenmekte, Yüce Allah’ın kudret ve büyüklüğü düşünülmeye teşvik etmektedir.
 -Kur’an-ı Kerim, okuyana şifa veren, gönüllere huzur sağlayan bir kitaptır. Hiç mana bilmeyen insanları dahi o eşsiz üslubu ile etkilemektedir. Bu sebeple okunduğu zaman teskin edici çok büyük bir özelliği vardır.
 -Kur’an-ı Kerim, kolayca ezberlenen ve bu özelliği hiçbir kitaba nasip olmamıştır. 23 yılda tedrici olarak parça parça indirildiği halde, bütününe bakıldığı zaman eşsiz bir uyuma sahiptir.
 -Kur’an-ı Kerim, hafızlık müessesi ile sahabe döneminde başlayan ve günümüze kadar devam eden bir süreçle zihinlerde korunma altına alınmıştır. Tekrar tekrar okunmasına rağmen, ne okuyana nede dinlene bıkkınlık vermeyen bir kitaptır.
 -Kur’an-ı Kerim, indirilmeye başlandığından beri 15 asır geçmesine rağmen canlılığını, diriliğini, güzelliğini ve insanlara hidayet rehberi olmayı devam ettirmektedir. Gaybi bilgileri bize sunmakta metafizik alanında en önemli ve en değerli bilgileri bizlerin zihinlerine aktarmaktadır Kur’an-ı Kerim kendisinden başka ilahi kitap kabul edilmeyecek son ilahi kitaptır. Sevgili Peygamberimize indirildiği aslına uygun günümüze kadar muhafaza edilmiştir. İçinde bulunan ayetler asla yanlış aktarılmamıştır. Hafızların ezberlemesiyle korunmuş dilden dile, gönülden gönüle aktarılarak günümüze gelmiştir.

Kur'an-ı Kerim

 “Kur’an okuyunuz. Çünkü Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecekti (Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 993 )
 İnnâ nahnu nezzelnâz zikre ve innâ lehu le hâfizûn
 "Muhakkak ki zikri (Kur'ân-ı Kerim'i), Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz"
 Kur'an-ı Kerim İslam’ın kutsal kitabıdır. Arapça bir sözcük olan “kuran”, okumak, ezbere okumak, bir araya getirmek anlamına gelir. Arapça olan ve 114 surede toplanmış 6200’ün üstünde ayetten oluşan Kur'an, Hz. Muhammed’e peygamberliğin verildiği 610’dan 632’deki ölümüne kadar parça parça indirilmiştir.
 Yaratan Allah (c.c.) yaratmış olduğu bütün kullarını dünyada başıboş bırakmamış, onların dünyada huzurlu ve ahirette kendilerinin memnun olacağı emirler ve yasaklar indirmiştir. İnsanların mutlu olacağı hükümler ise ya bir ilahi bir kitap yada sahife aracılığıyla insanlara bildirilmiştir. İlk peygamber Hz. Adem'le başlayan ve en son gönderilen peygamber olan Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) ile son bulan Peygamberlerin her biri Yüce Allah'tan almış oldukları bu kitap veya sahifelerde bulunan emir ve yasakları ümmetlerine aktarmışlar ve oların indirilenleri daha iyi anlamaları için kendileri de ümmetlerine örnek olmuşlardır.
 Yüce Allah’ın insanlara indirmiş olduğu en son ilahi kitap ise Kur’an-ı Kerim’dir. Sözlükte "toplamak, okumak, bir araya getirmek" anlamına gelen Kur'an terim olarak şöyle tarif edilir: "Hz. Peygamber'e indirilen, Mushaflarda yazılı, Peygamberimizden bize kadar tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla ibadet edilen, insanlığın benzerini getirmekten âciz kaldığı ilâhî kelâmdır" Bu tarifte bazı hususlar göze çarpmaktadır: "Peygambere indirilen" derken Hz. Muhammed kastedilmektedir. "Tevâtür yoluyla nakledilmiş olan" derken, her devirde yalan üzerine birleşmelerini aklın imkânsız gördüğü bir topluluk tarafından nakledildiği ve nesilden nesile böyle geçtiği için onun, Allah'a ait oluşunun kesinliği ifade edilmektedir. "Okunmasıyla ibadet edilen" derken de, okumanın ibadet olduğuna, namaz ibadetinde vahyedilen metnin okunması gerektiğine ve Kur'an tercümelerinin namazda okunmasının câiz ve geçerli olmadığına işaret edilmektedir.
 Kuran-ı Kerim kendisine uyulduğu zaman uyanı hidayete götüren ve kendisinde hiç şüphe bulunmayan ilahi bir kitaptır. Yüce Rabbimiz Bakara süresinin ilk ayetlerinde bu hususu şöyle ifade etmektedir.
                                                                                                               الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ
 “Elif Lam Mim. Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.” Başka bir ayette ise Yüce Rabbimizin Kur’an-ı Kerimi insanları karanlıktan aydınlığa çıkartmak için gönderdiğini zikretmektedir.
                                           هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَى عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَإِنَّ اللَّهَ بِكُمْ لَرَؤُوفٌ رَّحِيمٌ
 “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kulu Muhammed’e apaçık âyetler indirendir. Şüphesiz Allah, size karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.” Ayrıca Kur’an-ı Kerim İslam Dininin ilk kaynağıdır. Herhangi bir konuda İslam Dini açısından hüküm verilirken ilk müracaat edilecek kaynak Kur’an’dır.
 Kur’anı Kerimin indirilişi bir rahmet ve şefkat tecellisidir. Ayet-i kerimelerde Yüce Rabbimiz (c.c.) şöyle buyurmaktadır.
                                            الَر كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ
 “Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur'an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.
                                                    يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءتْكُم مَّوْعِظَةٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَشِفَاء لِّمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ
 “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.”
                                                                    وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاء وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ وَلاَ يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إَلاَّ خَسَاراً
 “Biz Kur’an’dan, mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Ama Kur’an, zalimlere ziyan artırmaktan başka bir katkıda bulunmaz”
                                                                                        كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ
 “Bu Kur’an çok mübârek bir kitapdır. Onu sana indirdik ki âyetlerini düşünsünler ve aklı selim sahipleri öğüt alsınlar”
 Nasıl ki, Kur’an-ı Kerim bizi kendisine yönlendiriyor ise Efendimizde bizi Kur’an-ı Kerime yönlendirmektedir.
                                                                                                    اقْرَؤُا القُرْآنَ فإِنَّهُ يَأْتي يَوْم القيامةِ شَفِيعاً لأصْحابِهِ
 “Kur’an okuyunuz. Çünkü Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecekti.”
    منْ قرأَ حرْفاً مِنْ كتاب اللَّهِ فلَهُ حسنَةٌ ، والحسنَةُ بِعشرِ أَمثَالِهَا لا أَقول : الم حَرفٌ ، وَلكِن : أَلِفٌ حرْفٌ، ولامٌ حرْفٌ ، ومِيَمٌ حرْفٌ “Kim Kur’ân-ı Kerîm’den bir harf okursa, onun için bir iyilik sevabı vardır. Her bir iyiliğin karşılığı da on sevaptır. Ben, elif lâm mîm bir harftir demiyorum; bilâkis elif bir harftir, lâm bir harftir, mîm de bir harftir.”
                                                                                              إنَّ الَّذي لَيس في جَوْفِهِ شَيْءٌ مِنَ القُرآنِ كالبيتِ الخَرِبِ
 “Kalbinde Kur’an’dan bir miktar bulunmayan kimse harap ev gibidir.”
 “Sadece şu iki kimseye gıpta edilir: Biri Allah’ın kendisine Kur’an verdiği ve gece gündüz onunla meşgul olan kimse, diğeri Allah’ın kendisine mal verdiği ve bu malı gece gündüz O’nun yolunda harcayan kimse.”
 “Bir cemaat Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekînet iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır. Allah Teâlâ da o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında anar.”
“Sizin en hayırlılarınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.”

14 Mart 2015 Cumartesi

Allah Nerede?

 Akıl Bir Mahluktur, Halıkını İhata Edemez

Nerede sorusu bir mekanı yani yeri akla getiriyor. Oysa mekan, maddi varlıklar için söz konusudur. Allah nerede, şeklindeki bir soru Allah da diğer varlıklar gibidir, onların bir mekanı vardır, şu halde Allah’ın da bir mekanı olmalıdır mantığının ürünüdür. Eğer Rabbimizi bir maddi varlık gibi düşünürsek daha baştan yanlış yapar ve çıkmaza gireriz.
 İnsanın hayaline gelen ne olursa olsun, o Allah değildir.! Çünkü insanın hayali sınırlıdır. Sınırlı olan sonsuz olanı içine alamaz. İnsan ancak yaratılmış olanları hayal veya tasavvur edebilir. Allah ise, yarattıklarına benzemez. Bütün varlıklar Allah tarafından var edilmiştir. Oysa Allah ezelidir, yani varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Bir kudsi hadiste “Allah vardı ve beraberinde hiçbir şey yoktu” deniliyor. Ne madde, ne cisim, ne hareket, ne zaman, ne mekan... Maddi ve cismani olmayan için yer tasavvuru batıldır, anlamsızdır.
 Kainatın bir sınırı var değil mi? “Elbette” Peki kainatın bittiği sınırın ötesinde ne var? “Bizce hiç bir şey”. Allah kainatın içinde mi? “Hayır. Ustayı eserin içinde aramamalı. Yaradan, yaratılanın içinde olamaz.” “Ama Allah ne kainatın içindedir, ne de sınırın ötesinde bir yerde.” Hem Allah var diyorum, hem de ne kainatın içinde, ne de dışında olmadığını söylüyorum. Tezat gibi görünüyor değil mi? Halbuki Allah ne maddedir, ne de cisimdir ve ne de yer tutar. Bizi yanıltan nokta şudur: Aklımız her varlığın mutlaka bir mekanda olması gerektiğini düşünüyor. Çünkü, daima bir mekanda olan, yer tutan varlıklarla karşılaşmış. Mekanı olmayan bir varlığı tasavvur edemiyor.
 Allah mekandan münezzeh olmakla beraber isimlerinin ve sıfatlarının tecellileri, yani görünümleriyle her yerdedir. Akıl O'nun zatını kavrayamaz, ancak varlığını anlayabilir. İsimlerini, sıfatlarını ve şuunatını(haller-keyfiyeti) kuşatamaz, fakat onların var olduğunu bilebilir. "Nerden bilecek?" Eserlerinden... Her varlık sanatlı bir eserdir. her eser gibi sanatkarını gösterir. Kainat da bir büyük eserdir ve o da ustasının şahididir. Çevremizde gördüğümüz her varlık ölçülü, düzenli ve süslü haliyle bize Rabbimizi anlatan birer mektuptur. Yeter ki okumayı bilelim...
 Şu halde biz bu eserlere bakarak O’nun isimlerini ve sıfatlarını istediğimiz kadar düşünebiliriz, ama zatını düşünmemiz mümkün değildir.

20 Şubat 2015 Cuma

Gıybet ve İftira - Din Ulaşacaktır - Davet Edecekler

Gıybet ve İftira

Resulullah Efendimiz(s.a.v.),
 - Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz, diye sordu. Ashab-ı kiram,
 - Allah ve Resulu daha iyi bilir, dediler. Bunun üzerine Resulullah(s.a.v.),
 - Birinizin, mümin kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle anmasıdır, buyurdu. Oradakilerden biri,
 - Ya benim söylediğim onda varsa, bu da gıybet midir, diye sordu.Resulullah(s.a.v.),
 - Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış olursun. Şayet söylediğin onda yoksa bir de iftira ettin demektir.
 (Ebu Davud, Tirmizi, Müslim)

Bu Din Her Yere Ulaşacaktır!

 Rasulullah sallahu aleyhi ve sellem’in heber verdiği, gelmesi yakın mutlulukla sevinelim: “Bu din, gecenin ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah, bir azizin izzetiyle veye bir zelilin zilletiyle, İslam’ı üstün kılacağı bir izzetle ve kafiri zelil kılacağı bir zilletle, yerleşik ya da göçebe herkesin evine bu dini mutlaka sokacaktır.”
 (İbn Hibban, Sahih, XV, 91,93; Hakim, Müstedrek, IV, 477.)

Davet Edecekler!


 Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) sofralarına davet etmeleri gibi size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.”
 (Ebu Davud, Melahim 5; Ahmed b. Hanbel, V, 278.)

İhlas - Ümit ve Korku

 İhlas Alameti

Allah Teala, ibadete riya gösteriş karıştırmayı kesinlikle yasaklamıştır. Gizli şirk olarak tarif edilen riyadan kurtulmak her müslümanın gayesidir. Gerçek alim ve veliler de bundan son derece sakınıp yalnızca ihlaslı kulluğa gayret etmişlerdir.
 Bir gün Yahya b. Muaz’a, “Bir kimsenin ihlasa ulaştığının alameti nedir?” diye sorulmuştur. Yahya b. Muaz’ın cevabı şöyledir: “Süt emen çocuk gibi, kendisini övene de sevene de hiç aldırış etmeyip, işine, ibadetine devam etmesidir.”
 Büyük veli Fudayl b. İyaz da şöyle demiştir: “İnsanlar görsün diye amel etmek riyadır. Yapman gereken bir ameli insanlardan çekinip terketmen şirktir. İhlas ise Allah Teala’nın seni bu iki halden kurtarmasıdır.”

Ümit ve Korkuyla

 Hz. Ebu Bekir buyuruyor ki: “Size Allah’tan kormanızı, O’nu layık olduğu şekilde övmenizi, korku ile ümit arasında olmanızı ve Allah’a çok yalvarmanızı tavsiye ederim. Çünkü Cenab-ı Allah, Zekeriyya aleyhisselamı ve ailesini bu yüzden şöyle övmüştür:
 ‘Gerçekten onlar, iyi işlerde yarışırlar, korkarak, umarak bize yalvarırlar ve gönülden bize saygı duyarlardı’(Enbiya 21/90)
 Sonra, Allah’ın kulları biliniz ki Allah Teala kendi haklarına karşılık sizin canlarınızı rehin almış ve bunun için de sizden söz almıştır. Allah, ebedi olana karşılık sizden az ve fani olanı satın almıştır.”

Hz. Ömer'in Talimatnamesi

 Hz. Ömer’in Basra valisi Ebu Musa el-Eş’ari’ye gönderdiği talimatname besmele ile başlar ve bazı kısımları şöyledir:
 “Mü’minlerin emiri, Allah’ü Teala’nın kulu Ömer’den Abdullah bin Kays’a(Ebu Musa el-Eş’ari)! Allah’ın selamı üzerine olsun. Kaza(hüküm vermek) muhakkak ki, muhkem bir vazife(farz), tabi olunan bir adet(sünnet)tir. Sana Getirilen davalar üzerinde iyice düşün. Mes’ele senin yanında açıklığa kavuşunca, hükmünü ver ve derhal icra et, icra edilmeyen bir hakkın faydası yoktur. Duruşma sırasındaki bakışlarında ve bulunduğun yerlerde adaleti elden koma. Böylece ne zengin ne fakir, adaletsizliğe uğrayacaklarından korkmasınlar. Davayı delil ile isbat etmek, davalıya; yemin, davayı red edene düşer. Davayı hükme bağladıktan sonra ertesi gün yanlış hüküm verdiğini anlarsan, seni hiçbir şey Hakk’a dönmekten alıkoymasun. Hakk’a dönmek, hatada devam etmekten hayırlıdır. Getirilen davanın hükmünü Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şerifte bulamazsan, ictihad et. Kıyas yoluyla Allahü Teala’nın rızasına uygun düşeceğini umduğun hükmü ver. Beyyine(delil) getirirse, hakkını alır. Bu mühlet içerisinde delil getiremeyen, yahut getirmeyenin aleyhine hüküm ver. İftira cezasına çarpılan, yalancı şahitlikle tanınan ve akraba olanlar müstesna. Müslümanlar biri diğeri hakkında şahitlikte bulunabilirler. Muhakeme sırasında insanlara karşı gazap ve hiddetten, bağırıp çağırmaktan ve işlerin çokluğundan sıkıntı duymaktan ve ekşi yüzlü olmaktan sakın. Allahü Teala, işlerinde rızasından ayrılmayan kadıyı, insanlar tarafından gelecek tehlikelerden korur. Yaptığı işlere riya karıştıran, hüsn-ü niyeti olmayan kadıyı Allahü Teala halk içinde rezil eder. Allahü Teala ihlas ile yapılan amelleri kabul eder. Allahü Teala’nın ihsan buyuracağı mükafatı ne sanıyorsun?”

6 Şubat 2015 Cuma

Akşemseddin Hazretleri

 Akşemseddin Hazretleri; Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin talebesi ve onun ilminin manevi varisi idi. Bir gün Şehzade Mehmet, yani geleceğin Fatih’i henüz beşikte bulunuyordu.
 Bir sohbet esnasında zamanın padişahı Sultan II. Murat Han Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’ne İstanbul’u işaret ederek, “Fetih bizlere müyesser olacak mı?” diye sordu. Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri de, “Siz ve biz bunu göremeyiz; ama fetih görmek şu küçük şehzade ile bizim köseye nasip olacaktır” der.
 Akşemseddin Hazretleri aynı zamanda hekimlik ve eczacılık ilminde de derin bir alimdi. Kendi devrinde hastalıklara bulduğu yeni tedavi usulleri ve ameliyat yöntemleriyle pek çok hastanın

5 Şubat 2015 Perşembe

Bir Kerametini Görseydik

 Denizli evliyasından Hasan Feyzi Efendi her veli gibi keramet göstermekten kaçınırdı. Ancak bu, zihnine takılırdı talebenin.
 Bir sabah ders başladığında, çocukların zihninde yine aynı şey vardı: Keramet.
 “Hocamız neden keramet göstermiyor? Ah bir kerametini görseydik” diyorlardı.
 Bu, malum oldu büyük zata. Dersi kesip:
 - Biz, şu günahkar halimizle yerin dibine müstahakız. Ama bakın, buna rağmen yer üstündeyiz. İşte size keramet, buyurdu.
 Ve sordu onlara:
 - En büyük keramet nedir, biliyor musunuz?
 - Bilmiyoruz efendim, dediler.
 - En büyük keramet, istikamettir, buyurdu.
 - İstikamet nedir, dediler.