ölçü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölçü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Anne Sütü

  Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere Allah (c.c.) tarafından yaratılmış eşsiz bir karışımdır. Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.

  Anne sütünün bebeğe olan faydaları her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Bilimin anne sütü ile ilgili yeni keşfettiği gerçeklerden biri ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur. Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi Allah bizlere "…Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir..." ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir.

  “Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır."„ (Lokman Suresi, 14)

2 Haziran 2017 Cuma

Ayın Yörüngesi

  "Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir." (Yasin Suresi, 39-40 )

   Ay yörüngesinde seyrederken dünyanın bazen önüne bazen arkasına geçer. Aynı zamanda dünyayla birlikte güneşin etrafında da döndüğünden uzayda sürekli "S" harfi benzeri bir yörünge çizer. Ayın uzaydaki bu yörüngesinin şekli, kurumuş hurma ağacı dalına oldukça benzemektedir.

   Ay dünyanın etrafında saatte 3659 km gibi büyük bir hızla hareket eder. Ay, ancak bu yüksek hızı nedeniyle dünyanın kuvvetli çekim gücünden korunabilmektedir. Ay, hızının daha yavaş olması halinde dünyaya çarpabilecek, daha hızlı olması durumunda ise uzaya savrulacaktı.

   Ayın büyüklüğü ve dönüş hızı dünyayı etkilemekte ve gel-git dediğimiz olaya sebep olmaktadır. Ayın çekim kuvvetinin biraz daha fazla olması halinde dünyanın büyük bölümü bir anda sular altında kalabilirdi.

9 Şubat 2017 Perşembe

Parmak İzlerindeki Kimlik

  Kuran'da, insanları ölümden sonra diriltmenin Allah için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların özellikle parmak uçlarına dikkat çekilir:

  "Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip (yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz."(Kıyamet Suresi, 4)

  Ayette parmak uçlarının vurgulanması, son derece hikmetlidir. Çünkü tek yumurta ikizleri de dahil olmak üzere tüm insanların parmak izi, tamamen kendilerine özeldir. Şu an dünya üzerinde yaşayan her insanın parmak izi birbirinden farklıdır. Dahası, tarih boyunca yaşamış insanlarınki de birbirinden farklıdır. İşte bu nedenle parmak izi, herkese özel çok önemli bir "kimlik kartı" sayılmakta ve tüm dünyada bu amaçla kullanılmaktadır. Başka bir deyişle, insanların parmak uçlarında kimlikleri şifrelenmiştir. Bu şifreleme sistemini, günümüzde kullanılmakta olan barkod sistemine benzetmek de mümkündür.

  Ancak önemli olan, parmak izinin özelliğinin ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce, insanlar parmak izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüştür. Fakat Kur'an'da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen parmak izleri vurgulanmakta ve bu izlerin ancak çağımızda fark edilen önemine dikkat çekilmektedir.

8 Şubat 2017 Çarşamba

Dağların Hareket Etmesi

  Bir ayette dağların göründükleri gibi sabit olmadıkları, sürekli hareket halinde bulundukları şöyle bildirilmektedir:

   "Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler..." (Neml Suresi, 88)

  Dağların bu hareketi, üzerinde bulundukları yerkabuğunun hareketinden kaynaklanır. Yerkabuğu kendisinden daha yoğun olan manto tabakası üzerinde adeta yüzer gibi hareket etmektedir. İlk olarak bu yüzyılın başlarında Alfred Wegener isimli Alman bir bilim adamı, yeryüzündeki kıtaların Dünya'nın ilk dönemlerinde birarada bulunduklarını, daha sonra farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılıp uzaklaştıklarını öne sürmüştü.

   Ancak jeologlar, Wegener'in haklı olduğunu onun ölümünden 50 yıl sonra yani 1980'li yıllarda anlayabildiler. Wegener'in, 1915 yılında yayınladığı bir makalede belirtmiş olduğu gibi yeryüzündeki kara parçaları yaklaşık 500 milyon yıl önce birbirlerine bağlılardı ve Pangaea ismi verilen bu büyük kara parçası Güney Kutbu'nda bulunuyordu.

  Yaklaşık 180 milyon yıl önce Pangaea ikiye ayrıldı. Farklı yönlere sürüklenen bu iki dev kıtadan birincisi Afrika, Avustralya, Antarktika ve Hindistan'ı kapsayan Gondwana idi. İkincisi ise, Avrupa, Kuzey Amerika ve Hindistan'sız Asya'dan oluşan Laurasia idi. Bu bölünmeyi izleyen yaklaşık 150 milyon yıl içindeki çeşitli zamanlarda Gondwana ve Laurasia daha küçük parçalara ayrıldılar.

  İşte Pangaea'nın parçalanmasıyla ortaya çıkan bu kıtalar sürekli olarak kara ve deniz arasındaki dağılımı değiştirerek, yılda birkaç santimetrelik hızlarla Dünya yüzeyinde sürüklenmektedirler.
 
  20. yüzyılın başlarında yapılan jeolojik araştırmalar sonucunda keşfedilen yerkabuğunun bu hareketi bilimsel kaynaklarda şöyle açıklanmaktadır:

  Yerkabuğu ve üst mantodan oluşan 100 km. kalınlığındaki Dünya yüzeyi "tabaka" adı verilen parçalardan oluşmuştur. Dünya yüzeyini oluşturan altı büyük tabaka ve sayısız küçük tabaka vardır. "Tabaka tektoniği" adı verilen teoriye göre bu tabakalar kıtaları ve okyanus tabanını da beraberinde taşıyarak Dünya üzerinde hareket ederler... Kıtasal hareketin yılda 1 ile 5 cm. civarında olduğu hesaplanmıştır. Tabakalar bu şekilde hareket ettikçe Dünya coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örneğin, Atlantik Okyanusu her sene biraz daha genişlemektedir.

  Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Allah dağların hareketini ayette "sürüklenme" olarak bildirmiştir. Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları İngilizce terim de "Continental Drift" yani "Kıtasal Sürüklenme"dir.

  Bilimin çok yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin, Kur'an'da bildirilmiş olması kuşkusuz Kur'
an'ın mucizelerinden biridir.

26 Mayıs 2016 Perşembe

Demir ve Çiftlerin Mucizesi

DEMİRDEKİ İKİ ŞİFRE 

 Demir dünyamızda en çok bulunan dört elementten biridir ve çağlar boyunca insan için en hayati madenler arasında yer almıştır. Demirden bahseden Hadid (demir) Suresi’nin 25. ayeti şöyledir:

 "Demiri de indirdik. Onda büyük bir kuvvet ve insanlar için fayda vardır."

 Bu ayet ise oldukça ilginç olan iki matematiksel şifre taşımaktadır.

 El-Hadid (belirli demir), Kuran'ın 57'nci suresidir. "El-Hadid" kelimesinin harflerinin sayısal değerleri toplandığında (ebced hesabı) karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.

 Sadece "Hadid" (demir) kelimesinin ebced değeri ise 26’dır. 26 sayısı demirin atom numarasıdır.

YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER

 "Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir." (Yasin Suresi, 36)

 Erkeklik dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içeriyor. Nitekim maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilim adamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Anti-madde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine anti-maddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür.

26 Temmuz 2015 Pazar

Dünya Sevgisi Hastalıkların Başıdır

Ölüm ansızın gelecek, belki de bize ve size de birkaç dakika sonra gelebilir. Birazdan ölebiliriz, işte o zaman gelmeden, gelecek olan zamanın tedarikinde bulunalım. Fâni şeylere gönül vermeyelim.

 Rivayete göre; dinini, imanını ciddiye alan, derdi olan bir mümin gelip Ebu’d-Derdâ Hazretleri’ne “Yâ Eba’d-Derdâ! Benim büyük bir hastalığım var. Bana bir ilaç tavsiye et ki, o hastalığımı tedavi edeyim” dedi. Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Hastalığın nedir?” diye sordu.

 Adam: “Benim gönlümde fazlasıyla dünya muhabbeti var. Bu sebeple gönlüm kararmıştır. Öyle ki abdest aldığımda, namaz kıldığımda bir mânevî zevk duyamıyorum. Zikirden, ibadetten, tespihten neşe alamıyorum” deyince Ebu’d-Derdâ(Radıyallâhu Anh): “Bu hastalık bütün hastalıkların başıdır. Bunu hemen tedavi et. Yoksa bu hastalığın sonu, imanının ortadan kalkmasıyla neticelenir” buyurdu.

REÇETE: ÜÇ HUSUS

 O kişi “Yâ Eba’d-Derdâ ben ne etsem?” diye sorunca Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Hastaları sor, araştır. Cenazelerinin yanında bulun. Mezarları ziyaret et. Bu üç şeye devam et. Hemen o hastalıklar senden zâil olur. Bu üç hususa devam edildiğinde gönül nurlanır, basiret gözü açılır” buyurdu.

 O kimse bu üç hususa devam etti. Lâkin hastalığı kendinden gitmedi. Gelip yine Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh)a dedi ki: “Yâ Eba’d-Derdâ! Söylediğiniz üç hususa devam ettim. Dünya muhabbeti benden gitmedi. Dünyalık endişesi de benden katiyyen kesilmedi. Gönlüm onlardan yüz çevirmedi. O dediklerini ki bunca gündür yerine getiririm, hiçbir faydasını görmedim.”

NEFİS MUHASEBESİ

 Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh) buyurdular ki: “Hasta ziyaretine gittiğinde Rabbinin sana ne büyük sıhhat nimeti verdiğini hatırlayıp, o hastanın yerinde senin de olabileceğini hiç düşündün mü?!

 Cenazelere iştirak ettiğinde musallâ taşına bir gün senin de getirileceğini, imamın senin için hüsn-ü şehâdet isteyeceğini, kul hakkını hatırlatıp helallik talebinde bulunacağını hatırlayıp nefis muhasebesi yaptın mı?!

 Ölüyü kabre koyarken, mezarlıkları dolaşırken, bir gün seni de kabre koyacaklarını, ne kadar sevenin de olsa şânın, şöhretin, makamın, mevkiin de olsa seni kabre koyup gideceklerini, kabirde yalnız kalacağını, sadece ve sadece hâl-ü hayatta iken yaptığın amellerinle baş başa kalacağını, ancak sâlih amellerin seni kurtaracağını hiç düşünüp tefekkür ettin mi?!”

AKLIM BAŞKA YERDEYMİŞ

 O kimse dedi ki: “Dediğiniz üç hususu yerine getirirken bunları düşünemedim. Demek ki cesedim oradaymış da ruhum, aklım başka yerdeymiş. Vah bana, eyvah bana.”

 O zaman Ebu’d-Derdâ (Radıyallâhu Anh): “Demek ki sen bir hayvan ölüsüne varır gibi gitmişsin. Hastanın yanına vardığında şunları de söylemeliydin: ‘Ey nefsim! Şu döşekte yatan kimdir, sen de bir gün bu hale gelip döşeklere düşeceksin. Acaba sana bir yudum suyu kimler içirecek, işin sonu buraya gelecekse bu kavga, bu hır gür niye?!’

HERKESİN BİNECEĞİ AT

 Ne zaman ki cenaze namazına gittin, o cenaze, evini, barkını, bütün maddi imkanlarını terk etmiş. Bütün toplayıp yığdıklarını bırakmış gitmekte. Bu durumda nefsine diyeceksin ki: ‘Ey nefis! Bu tabut öyle bir attır ki herkes bu ata binse gerektir. Bir gün sen de bu cenaze taşıyan tabut atına bineceksin. İnsanın başına mutlaka geleceği mukadder olan şeyi sen şimdiden gelmiş say. Böyle saymak daha hayırlıdır.’ Bu sebeple denilmiştir ki ‘Her gelecek şey yakındır.’

 Gel şimdi o zaman gelmeden gelecek olan zamanın tedarikinde bulunalım. Bu fâni şeylere gönül vermeyelim. Cenazeyi bir daha hatırla. Evinden, barkından, oğlundan, kızından, kavminden nasıl da yüz çevirmiştir, bunları nasıl da terk etmiş de gider. Baş açık, yalın ayak hepsini de bırakıp gidiyor. Kimse bilmez ki hali nasıldır? Bu durumu tespit edince kabri, mezarlıkları hatırına getir, tefekkür et!

DÜNYADAN USANMAZ MISIN?

 Kabirler, mezarlar ayak altında kalmışlar. O nazik tenleri çürümüş, o latif ağızları çenelerinden ayrılmış, o başları gövdelerinden kopmuş, o elâ gözlerini kurtlar, böcekler yemiş, o bülbül gibi konuşan dillerini yılanlar, çıyanlar yemiş ve öylece yatmaktalar. Dünyada hevâ ve heves ile geçen ömürleri bitmiş. Bu ibret nazarıyla tefekkür ederken tekrar nefsine dön ve de ki: ‘Ey nefis! Sen dahi insaf etmez misin?! Bu murdar dünyadan usanmaz mısın?! Mevlâ’nın muhabbetine gönül vermez misin?! İşin sonunda sen de öyle olacağını unutur musun?! Bugünlerin senin de başına geleceğini hiç hesaba katmaz mısın?! Şu yatanların her biri senin gibi hürmetli, izzetli kimseler değil miydi?! Bunlar da senin gibi dünyada iken alırlar, verirler, yerler, içerler, hüküm ve hükümet ederlerdi. Şimdi gör ki kara toprak olup ne halde yatarlar?! Her birisi yalnız çukurlarda hallerinin ne olduğu meçhul bir vaziyette yatmaktadırlar.

İMAN DERDİNE DÜŞ

 Ey nefsim! Sen de bir gün bunlar gibi olup vücut ve bedenden ayrılıp şu yatanlarla bir olup çukurun içine yatacaksın. Burada amelinle kalacaksın. Var şimdi can bedende iken âhirete, kabire iman götürme derdine düş, dünya derdine değil. Unutma sen, ebedî yolculuğa çıkmış bir yolcusun. Dünya sadece bir uğrak yeri. Bu kara çukura düşmeden, yılan, çıyan başına üşüşmeden lazım olan hazırlıklarını yap. Tevbeden başla! İlk insan ve ilk peygamber olan Âdem (Aleyhisselâm)ı unutma! O da zellesine tevbe etti.’

 İşte bütün bunları düşünerek tekrar dediklerimi yap. O zaman sendeki hastalık gidecek ve ibadetlerinden zevk alacaksın” diye eşsiz nasihatlerde bulundu ki hepimiz bu nasihatleri kulağımıza küpe yapalım.

KABİR AMEL SANDIĞIDIR

 Bu bahsi İbni Hacer el-Askalânî (Rahimehullâh)ın “el-Münebbihât” isimli eserinde zikrettiği şu ebyât ile bitireyim ki zaten:

 “Vâiz olarak ölüm yeter” hadîs-i şerîfi fehvâsınca bu konu bütün nasihatlerin fevkindedir.

 “Ey dünyasıyla uğraşıp duran,
 Uzun kuruntuları kendisini aldatan,
 Ne zamana kadar gaflette kalacaksın?!
 Ecel sana iyice yanaşıncaya kadar mı?!
 Ama ölüm ansızın gelecektir,
 Kabir ise amel sandığıdır.”

 Ne hikmetli beyitler değil mi?! İşte evlenecek bir kız çeyiz sandığını titizlikle hazırladığı gibi herkesin önünde o bohçanın açılacağını düşünerek içindeki eşyayı her türlü lekeden koruduğu gibi her an ölümle burun buruna olan, Azrâîl (Aleyhisselâm)ın başında dolaşıp “Kon” emrini bekleyen bizim gibiler de amellerimizin bohçasının önce kabirde sonra da mahşerde dost-düşman huzurunda açılacağını düşünerek amel etmelidir ki yarın âhirette yüzümüz kara olmasın!

“NEME LAZIMCILIK” DEVLETLERİ ÇÖKERTİR

 Yahya Efendi Hazretleri’nin beyân-ı vechile “Neme lazımcılık” devletleri çökertir. Nitekim nakledildiğine göre; Osmanlı’nın muhteşem zamanlarında bir gün Kânunî Sultan Süleyman devletin akıbetini düşünür; günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye. Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahya Efendi’ye sorduğundan, bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu Yahya Efendi’ye gönderir.

KISA VE ŞAŞIRTICI CEVAP

 Mektupta: “Sen ilâhi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” diye yazılıdır. Mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı çok kısa ve şaşırtıcıdır: “Neme lâzım be sultanım!” Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir zat nasıl böyle bir cevap verebilir?! Söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?” Nihayet kalkar ve Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Der ki: “Ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”

ÇÖKÜŞ VE İZMİHLAL

 Yahya Efendi şöyle bir bakar: “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi?! Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim. Kânunî: “İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece ‘Neme lazım be sultanım!’ demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.” Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu müthiş açıklamasını yapar: “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de neme lazım deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Âsâyişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hale gelir!”

ALLAH’A ŞÜKREDEREK AYRILIR

 Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlim olduğu için Allâh’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır.Sultan Süleyman, Yahya Efendi’nin uyarısının önemini anladığından dolayı doğru yoldan sapmamak için bu ikazlara devam etmesini ondan ister. Bu mektup Topkapı Sarayı’nda sergi halindedir.

                                                                                          Cübbeli Ahmet Hoca
                                                                                Kaynak: www.gazetevahdet.com

17 Temmuz 2015 Cuma

Cehennem Ateşinin Mahiyeti

Bazı haberlerde cehennemle ilgili şu bilgiler anlatılmıştır: "Dünya ateşi tam yetmiş kere rahmet suyuyla yıkanmıştır ve insanların tahammül edeceği seviyeye inmiştir."

 Resûlullah (s.a.v) cehennem ateşinin durumunu şöyle anlatmıştır:

 "Allah Teâlâ ateşe, kıpkırmızı olana kadar tam bin yıl yanmasını emretti. Ardından bin yıl daha yanmasını emretti; öyle ki ateş bembeyaz kesildi. Sonra bin yıl daha yanmasını emretti ve simsiyah oldu. Şimdi siyah ve karanlıktır. "
 Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
 "Cehennem ateşi rabbine şikâyette bulundu: 'Ey rab-bim! Ben hararetimden kendimi yiyecek duruma geldim' dedi. Yüce Allah da iki defa nefes almasına izin verdi. Nefesin biri kışın, diğeri yazın olur. Karşılaşmış olduğunuz çok şiddetli sıcak ve sizi en çok üşüten zemheri soğuğu işte cehennemin rahatlamak için nefes almasıdır."

 Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor:

 "Kâfirlerden, dünyada en çok zevk ve safa içinde yaşayanı getirilir ve, 'Onu ateşe daldırın' denilir. Adam ateşe daldırılıp çıkarıldıktan sonra, 'Orada herhangi bir nimet ve rahatlık görebildin mi?' diye sorulur. Adam, 'Hayır' diye cevap verir. Sonra dünyada en çok zarar görmüş ve haksızlığa uğramış biri getirilir ve, 'Onu cennete daldırın' denilir. Çıkarıldıktan sonra, 'Cennette hiçbir zarar ve sıkıntı çektin mi?' diye sorulur. O da,'Hayır' cevabını verir."
 Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor:
 "Bir mescidde yüz bin ya da daha fazla kişi olsa ve aralarında da cehennemliklerden biri bulunsa ve bu kişi bir kere nefes alsa, onun nefesinin hararetinden mesciddeki bütün insanlar ölürdü."
 Âlimlerden biri, "Orada ateş yüzlerini yakar" âyetinin tefsirinde şöyle demiştir: "O cehennemin ateşi bir kere onlara vurduğunda kemiklerinde hiç et kalmaz, topuklarına kadar sıyrılır."

                                                                                        Kaynak: İmam GAZALİ - Ölüm ve Sonrası
                                                                                                         

5 Haziran 2015 Cuma

Hristiyanlara Esir Düşen Kaptanın Kerameti


 
Osmanlı donanmasına önemli hizmetlerde bulunan Oruç Reis, Hristiyanlara esir düştüğü sırada Peygamberimizden istediği himmet cevapsız kalmadı.


ORUÇ REİS HRİSTİYANLARA ESİR DÜŞER

 Cihad bayrağını açmadan evvel İlyas, Oruç ve Hızır reisler, deniz ticâreti ile meşgul idiler. Ancak bu iş, Akdeniz’de pek tehlike arz ediyordu. Nitekim Oruç Reis, bir gün Rodos korsanları tarafından esir edildi. Hızır Reis:

 Olacak olsa gerek, çâr u nâçâr,
 Gerek kalbin gen tut gerek dar!

deyip buna çareler aramaya başladı. Bu yolda gayret gösterip fidye olarak büyük meblâğlar sarf ettiyse de sözlerinde durmayan yalancı korsanların hîleleri yüzünden ağabeyinin esâreti uzun sürdü. Kâfirler bununla da kalmayıp Oruç Reis’e bir papaz göndererek ona hristiyan olmasını teklif etme cür’etini gösterdiler. Ancak Oruç Reis’in:

 “–Ey gâfiller! Ben hak bir dîni bırakıp da nasıl bâtıl bir dîne mensub olurum!” şeklindeki cevabı, âdeta suratlarına çarpılmış bir şamar oldu.

KAFİRLER: “PEYGAMBERİN GELSİN SENİ KURTARSIN”

 Buna sinirlenen korsanlar:

 “–O hâlde gelsin seni Muhammed’in kurtarsın bakalım!” diyerek onu forsalık yapması için bir sandala zincirlediler.
 Oruç Reis, Allâh’a sığınarak:
 “–Siz görün hele benim Peygamber’im bana nasıl yardım eyleyecek!” dedi ve Allâh’a ilticâ etti. 

YEŞİL SARIKLI KİMSELER ZİNCİRLERİ ÇÖZDÜ

 Bir müddet sonra kâfirlerin de gözlerine görünen beyaz kaftanlı yeşil sarıklı kimselerin yardımlarıyla bukağılarını çözüp kendisini engin deryâya bıraktı ve esâretten kurtuldu. Böylece îman celâdet, teslîmiyet ve tevekkülünün berekâtı tecellî etti.

 İşte bu hâdiseden sonra Oruç Reis, kardeşi Hızır Reis’le beraber Akdeniz korsanlarına karşı amansız bir mücâdele başlattı. Kısa zaman içerisinde de nice deniz kurdu olmuş levent onların yanında toplandı ve hep birlikte:

 “Gazâ vaktidir; Bismillâh vira!” deyip deryâlara açıldılar.
 Bu cihad bayrağı gittikçe gölgesini genişletti. Oruç ve Hızır reisler, Ceneviz, Fransız, İspanyol ve Venedik gemilerine karşı şanlı zaferler kazandılar. Şöhret ve kuvvetleri bütün Avrupa’yı sardı, imparatorların uykularını kaçırdı. Nihâyet bu leventler, Cezâyir’i fethedip bir devlet kurdular. 

                                                              Kaynak: Osman Nuri Topbaş / Osmanlı, Erkam Yayınları

4 Haziran 2015 Perşembe

Marifetullah Nedir?

 Kur’ân-ı Kerîm’in umûmî ve esas maksadı da, akılları ve kalpleri Allah’tan gayrı şeylerin işgâlinden kurtarıp mârifetullâh’a sevk etmektir.

ALLAH TEÂLÂ İNSANI NEDEN YARATTI? 

 Allah Teâlâ, insanı, kendisini tanıması ve kulluk etmesi için yaratmıştır. Kişi bu gâyeye en güzel, zikir ve fikir yoluyla ulaşabilir. İbadet, insan hayâtının özüdür. Zikir ise, Allâh’a ibadet etmenin en güzel şekillerinden biridir. Zikir ile tefekkür de birbirinden ayrılmayan iki kardeş gibidir.

 Şüphesiz insanlar için en mühim şey, ebedî saâdet ve huzûra nâil olmaktır. Başka arzular buna nisbetle ehemmiyetsiz kalır. Ebedî saâdet ve huzûra ulaşmak için de en mühim vesîle “mârifet”tir.

ALLAH’IN BİLİNMESİ

 İlmî bilgi, bir hâdiseyi sebep-netice münâsebetiyle kavramaktır. Mârifet ise, buna ilâveten bir de onda ilâhî irâdenin tecellîsini idrakle gerçekleşir. Bundan dolayıdır ki Allâh’ın bilinmesine dâir bilgi, mârifetullah olarak isimlendirilmiştir. Yani bu, Allâh’ın varlığını mârifet ölçüsünde kavramak demektir.

 Bu sebeple Mü’minûn Sûresi’nin 84-87. âyetlerinde tezekkür (düşünme), takvâdan önce zikredilmiştir. Çünkü insanlar tefekkür ve tahassüs ile mârifete ulaşırlar. Allah Teâlâ’yı lâyıkıyla tanıdıktan sonra da O’na muhâlefetten sakınıp takvâ sahibi olmaları gerektiğini bilirler. Zira mârifetullah olmadan, yani Allâh’ı lâyıkıyla tanımadan hiçbir amel bir değer ifâde etmez.
 Hâsılı, en üstün ilmin mârifetullâh olduğu şüphesizdir. Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh- şöyle buyurmuştur:

 “Eğer gök kubbenin altında mârifet ehlinin peşinden koştuğu ilimden daha üstün bir ilmin olduğunu bilseydim, başka hiçbir şeyle uğraşmaz, durmadan onu elde etmek için gayret ederdim.” 

MARİFETULLAH’A ERİŞMEK İÇİN İKİ YOL

  İbn-i Kayyim el-Cevziyye de şöyle der:

 “Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de kullarını iki yolla mârifetullâh’a erişmeye dâvet ediyor:

 1. Cenâb-ı Hakk’ın yaptığı ve yarattığı şeylere nazar ederek, onlar üzerinde düşünmek,
 2. Kur’ân-ı Kerîm’deki âyet-i kerîmeler üzerinde tefekkür ve tedebbür etmek.
 Birinci grup Allâh’ın müşâhede edilen âyetleri, ikincisi de işitilen ve akılla idrâk edilen âyetleridir.” (İbn-i Kayyim, Fevâid, s. 31-32) Bunlar üzerinde tefekkür ve tahassüs, insanı tahkîkî îmâna erdirerek yaratılış maksadına yönlendirir.

 Şâir ne güzel söyler:

 Bir kitâbullâh-ı âzamdır serâser kâinât,
 Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.

 “Kâinât baştan başa Allâh’ın en büyük kitabıdır. Bu büyük kitabın hangi harfini okusan, mânâsının hep Allah olduğunu görürsün. Kâinâtın hangi zerresi üzerinde tefekkür etsen, seni Allâh’a ulaştırır.” 

             Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Kâinat ;insan ve Kur’ân’da Tefekkür, Erkam Yayınları

Molla Fenari Hazretleri

Osmanlı'nın ilk şeyhülislamı Molla Fenari Hazretleri (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi.

Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alışverişin hemen arkasından atın hasta olduğunu fark etti. Geri vermesi gerekiyordu, ama satın aldığı adam zorluk çıkartır, atın hastalığını kabûl etmez diye, önce kadıya gidip resmî yoldan işi sağlama bağlamak istedi. Mahkemeye gittiğinde kadıyı yerinde bulamadı. Mecbûren işini ertesi güne bıraktı. Fakat olacak ya, at o gece öldü.

 Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu ve ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenârî Hazretleri:

 “Senin zararını ben ödeyeceğim” dedi. Adam hayretle kadıya baktı: “Niçin siz ödeyeceksiniz, hâ-diseyle hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki” dedi. O mübârek zât:

 “Evet, zâhiren öyle görünüyor ama, hakîkatte benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdâhale eder, atı geri verdirir, paranı iâde ettirirdim. At da sâhibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok. Senin zararına benim makamımda bulunmam gerekirken bulunmamam sebeb olduğu için, zararını ben ödeyeceğim” dedi ve ödedi.

                                                                                           Kaynak: www.gazetevahdet.com

2 Nisan 2015 Perşembe

İslam Gençliğine Hitabe

 Ey islam gençliği;
 Birinci vazifen ÜMMETİN istikbalini ve MÜCADELE ruhunu ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
 Varlığını idame ettirebilmenin yegane temeli İLAH-İ KELİMETTULLAH olup bu sana ruhlar aleminden bu yana bahşedilen en buyuk hazinendir.
 Ahir zamanda dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek Tağuti ve Mustekbir güçler olacaktır.
 Bir gün ŞERİAT-I GARRAYI AHMEDİYE yi mudafaa mecburiyetine duşersen içinde bulunduğun bozuk düzenin şeytani oluşum ve dayatmaları dahi seni yıldırmamalı.
 Yaşamış olduğun asır, zalim ve despot guçler tarafından kuşatılmış olabilir.
 İslama ve vahyin öğretisine kast etmek isteyen Amerika, İsrail ve onun uşaklığını yapan Firavni rejimlerin yardakçıları, dünya üzerinde emsali görülmemiş bir gücün mumessili olabilirler.
 Nifak ve zulüm ile ümmetin bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün kutsal mabetlerine kirli eller uzatılmış,Tevhit davasının icra edildiği Muhammedi mektepler kapatılmış , Ezan_ı Şerifler susturulmuş olabilir hatta ümmetin bütün coğrafyası işgal edilmiş olabilir.
 Bütün bu yasanan zulüm den daha acı ,daha can yakıcı bir duruma da düşebilirsin. Seninle aynı pınardan beslenmiş, aynı boyanın rengine bürünenler dahi bir gün RAHMANİ mesaja gözlerini kapayabilir ,nefsinin kölesi olabilir hatta ve hatta ümmetten aldığı emaneti,namusu başkasına peşkeş çekme bedbahtlığında da bulunabilirler.
 EY İSLAMIN YİĞİT MUCAHİDLERİ , EY NURLU KERVANIN MÜDAVİMLERİ Firavni ve despot rejimlerin size eziyetten başka zarar veremeyecekleri tüm bu ahval ve şerait içinde dahi sana duşen; anaların gözyaşları ve şehidlerin kanı üzerine saltanat kuran bu zalimlere karsı İbrahimi kıyamlarda bulunman ve SIRAT-I MUSTAKİM üzere yılmadan yıkılmadan durmak olacaktır.
 BİLİNİZ Kİ ŞEHADET BİR ÖDÜLDÜR VE LAYIK OLANA VERİLİR ..

14 Mart 2015 Cumartesi

Allah Nerede?

 Akıl Bir Mahluktur, Halıkını İhata Edemez

Nerede sorusu bir mekanı yani yeri akla getiriyor. Oysa mekan, maddi varlıklar için söz konusudur. Allah nerede, şeklindeki bir soru Allah da diğer varlıklar gibidir, onların bir mekanı vardır, şu halde Allah’ın da bir mekanı olmalıdır mantığının ürünüdür. Eğer Rabbimizi bir maddi varlık gibi düşünürsek daha baştan yanlış yapar ve çıkmaza gireriz.
 İnsanın hayaline gelen ne olursa olsun, o Allah değildir.! Çünkü insanın hayali sınırlıdır. Sınırlı olan sonsuz olanı içine alamaz. İnsan ancak yaratılmış olanları hayal veya tasavvur edebilir. Allah ise, yarattıklarına benzemez. Bütün varlıklar Allah tarafından var edilmiştir. Oysa Allah ezelidir, yani varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Bir kudsi hadiste “Allah vardı ve beraberinde hiçbir şey yoktu” deniliyor. Ne madde, ne cisim, ne hareket, ne zaman, ne mekan... Maddi ve cismani olmayan için yer tasavvuru batıldır, anlamsızdır.
 Kainatın bir sınırı var değil mi? “Elbette” Peki kainatın bittiği sınırın ötesinde ne var? “Bizce hiç bir şey”. Allah kainatın içinde mi? “Hayır. Ustayı eserin içinde aramamalı. Yaradan, yaratılanın içinde olamaz.” “Ama Allah ne kainatın içindedir, ne de sınırın ötesinde bir yerde.” Hem Allah var diyorum, hem de ne kainatın içinde, ne de dışında olmadığını söylüyorum. Tezat gibi görünüyor değil mi? Halbuki Allah ne maddedir, ne de cisimdir ve ne de yer tutar. Bizi yanıltan nokta şudur: Aklımız her varlığın mutlaka bir mekanda olması gerektiğini düşünüyor. Çünkü, daima bir mekanda olan, yer tutan varlıklarla karşılaşmış. Mekanı olmayan bir varlığı tasavvur edemiyor.
 Allah mekandan münezzeh olmakla beraber isimlerinin ve sıfatlarının tecellileri, yani görünümleriyle her yerdedir. Akıl O'nun zatını kavrayamaz, ancak varlığını anlayabilir. İsimlerini, sıfatlarını ve şuunatını(haller-keyfiyeti) kuşatamaz, fakat onların var olduğunu bilebilir. "Nerden bilecek?" Eserlerinden... Her varlık sanatlı bir eserdir. her eser gibi sanatkarını gösterir. Kainat da bir büyük eserdir ve o da ustasının şahididir. Çevremizde gördüğümüz her varlık ölçülü, düzenli ve süslü haliyle bize Rabbimizi anlatan birer mektuptur. Yeter ki okumayı bilelim...
 Şu halde biz bu eserlere bakarak O’nun isimlerini ve sıfatlarını istediğimiz kadar düşünebiliriz, ama zatını düşünmemiz mümkün değildir.

25 Şubat 2015 Çarşamba

Ganimet ile İlgili Meseleler

 Harpte gayr-i müslimlerden zorla alınan mal. Lügatte, çalışıp yorulmadan elde edilen şey, düşmandan alınan mal manalarına gelir. Cem’i yani çoğulu ganaim ve meganim’dir. Ganimet önceki ümmetlere helal değildi. Bundan faydalanma sadece Peygamber Efendimiz(s.a.v.) ve ümmetine helal kılındı. Nitekim Enfal Suresi 69. ayet-i kerimesinde mealen; “Şimdi elde ettiğiniz ganimetten helal ve hoş olarak yiyin.” Buyurulmuştur. Peygamber Efendimiz(s.a.v) de; “Ganimetler bana helal kılındı. Benden önce kimseye helal kılınmadı” buyurmuşlardır. İslam’da ilk ganimet, Bedr’den iki ay önce Abdullah bin Cahş komutasında Nahle seferine gönderilen seriyye(küçük askeri birlik) tarafından alınmıştır. Bu ganimet, Bedr ganimetleri ile birlikte taksim edilmiştir.
 Resulullah Efendimiz(s.a.v.), asr-ı seadetlerinde harb ile elde edilen ganimeti beşe taksim eder, dördünü gazilere dağıtır, beşte birini ise Enfal Suresi 41. ayet-i kerimesinde bildirildiği gibi tekrar beş hisseye bölerdi. Bir hisseyi kendilerinin ve ailelerinin ihtiyaçları için ayırır, artarsa harb vasıtalarına ve Müslümanların faydalarına olan yerlere sarfederdi. Bir hisseyi de kendilerine müşriklere karşı yardım etmiş olan Beni Haşim ve Beni Muttalib’in fakir-zengin ayırmadan hepsine verirlerdi. Kalan üç hisseyi ise; yetimlere, fakir Müslümanlara ve parasız kalan yolculara verirlerdi. Peygamber Efendimiz’in(s.a.v.) ahireti teşriflerinden sonra, beşte bir hisse sadece yetimlere, fakirlere ve parasız yolculara verildi. Beni Muttalib ve Beni Haşim olanlar bu üç sınıfa dahil iseler, öncelikle pay aldılar.
 Peygamber Efendimiz(s.a.v.), ganimet taksiminde önce kılıç, zırh ve at gibi bazı şeyleri seçip alırdı. Bunlara safıyy denir. Bedir muharebesinde Zülfikar isimli kılıcı safiyy olarak almışlardı. Muharebe bittikten sonra, kafirlerden zorla veya Resulullah Efendimiz(s.a.v.) döneminde olduğu gibi harp yapılmadan sulh yoluyla alınan mala da fey denir. Bu sebeple sulh yoluyla alınan ve düşman devlet başkanlarının gönderdiği mallar da fey hükmünde idi. Fey cinsinden mallar Haşr Suresi 5. ayet-i kerimesi hükmünce, Resulullah’ın(s.a.v.) tasarrufunda idi. Dilerse kendilerine tahsis edip, ailesinin ihtiyaçlarına veya silah, binek gibi harp vasıtalarına, dilerse de amme menfaatine harcarlardı. Hz. Ömer şöyle buyurmuştur: “Beni Nadir Yahudilerinin malları fey olup, Resulullah’a(s.a.v.) ait idi. Ondan ailesine bir senelik nafakasını alır, kalanı harp vasıtalarına sarfederdi.”
 Fedek arazisi sulh ile alındığı için, oda fey idi. Düşman tarafından hediye olarak gönderilen mallarda Resulullah Efendimiz(s.a.v.) için fey olup,

8 Temmuz 2014 Salı

1 NİSAN ŞAKASININ ARKA YÜZÜ

 15. yüzyılın sonlarında, Haçlı ordusu İspanya daki Endülüs müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen, kış aylarının da etkisiyle, kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir.
 En sonunda 31 Mart gecesi kalenin önüne giderek bir elinde Kur an bir elinde İncil; Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir

1 Temmuz 2014 Salı

Ölçüyü Kaçırmamak

 "Müslümanlar her şeyin en iyisine layıktır"anlayışıyla çıkılan yolda kısa zamanda çok büyük mesafeler katedildi. Gelinen bu noktada belki iyi paralar kazanıldı, arabanın en iyisine binildi, iyi yazlık-kışlık evler alındı, iyi restaurantlarda yemekler yenildi, iyi otellerde konaklanıldı, hatta ve hatta iyi paralarla umreler yapıldı, hacca gidildi...Şimdi de: "Abdestli kapitalizme hayır" sesleri yükselmeye başladı. Tabi, her dönemde her iki anlayışın da istismar edicilerinin çıkıp arz-ı endam ederek fırsat devşirmeye çalışmaları da ayrı bir mesele.Bu milletin yoksul ama dindar çocukları köyünden çıktı, şehirlere geldi. Kimisi eğitim amacıyla kimisi iş bulma arayışıyla yerini yurdunu terk edip şehirleri kendilerine mesken tuttular. Kent yoksullarının büyük sermayeye karşı taşıdıkları -az ya da çok- gizli öfke, zamanla duyguları kamçıladı,